“Anne”

1Tanrı, insanoğlu zihninde, yüreğinde yaratma mefhumunun küçük bir izini taşısın ve de kendini, çevresini daha bir anlamlandırabilsin diye kadına doğurma yetisini bahşetti. Kadın da kendi kanıyla, canıyla, ruhuyla beslediği o hücreye ‘parçam, öbür yarım, evladım’ dedi.

Temelde en küçük yapı taşı olan atomlar ve alt parçacıklarından oluşan o hücre zamanla ete, kemiğe, benliğe büründü. Kendisini dışarıda neyin beklediğini hiç bilmeden ve o yaban ellerde kendisini neyin koruyacağını en çok bilerek vaat edilen sürenin dolmasını bekledi sabırla…

anne

Gözünü açar açmaz o hep bildiği ama hiçbir zaman dokunup hissedemediği, kokusunu her şeyden çok sevdiği varlığın yanı başında olmasının sonsuz huzuruyla doldu minicik yüreği. Dili dönmese de henüz, ne zaman boşlukta hissetse kendini, ne zaman acıksa, ne zaman acı verse alışmaya çalıştığı bu koskoca dünya, anne diye inletti yeri göğü; iki eli kanda bile olsa geleceğinden emin olarak…

Sonra ayakları üzerinde durmaya başladı, en çok güvendiği ellerin garantisinde. Kimi zaman düştü apansız, yalpaladı, yıkıldı. Bir çift dudağın temasıyla en onulmaz sanılan yaraların bile bir çırpıda iyileşeceğini ilk o zamanlar kavradı. Ve ne zaman ayağı takılsa hep annesini aradı ömrünce, öpünce bir çırpıda her şeyi iyileştiren annesini…

Büyüdü sonra, hırçınlaştı. Ne yedikleri memnun etti onu, ne giydikleri. Yüzünde çıkan aknelerin aynadaki yansımalarını bile annesine fatura etti. Kızdı, bağırdı, küstü, ağladı. Artık ne öpülünce iyileşen yaraları vardı ne de buna ihtiyacı.

Her şeyin en iyisini ve en doğrusunu bildiğini zannettiğinden bazı küçük gördü, utandı, en olmadık sözlerle yaraladı. Ama ne yaparsa yapsın, ne zaman dara düşse o sımsıcak kapı hep ardına kadar aralandı.

Sonra büyüdü, tek başına ‘insan’ oldu. O hep beklendiği kapıyı çalmaz oldu. Kısa cümleli telefon görüşmeleri ve bayramlarda zoraki el öpmeleri sayılmasa hal-hatır da sorulmaz oldu. Hep yarına ertelendi gidişler, dönüşlerin önceden hesaplanan kararlılığında…

sonAma ne kadar uzağa giderse gitsin, ne kadar mutluluğu tadarsa tatsın, hep boş kaldı bir yanı. Parayla denedi doldurmayı, olmadı. Nice diyarlar gezdi; beyhude, dostlar edindi; nafile, sevgililer; faydasız!

Ve bir gün anladı o günün geldiğini. Yarına ertelenmiş ne varsa dökülüverdi gözlerinden çaresizce. Ama ne çare, tabiat öğretmemişti baharla yeniden doğmayı insana. Elinden kayıp gidivermişti tüm zamanlar. Son kez söyleyemediği o kadar çok şey vardı ki…

Yutkundu, eğdi başını çaresizce, ağladı. Ve o an içinde hiçbir zaman dolmayacak boşluğun ne olduğunu, kimsesiz kalmış ruhundaki kapanmaz yaralardan anladı…

Belki bunları da beğenirsin...

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir