“Ayrılık Çeşmesi” Hakkında

Hatırat okumayı öteden beri sevdim. Gayr-ı resmi tarihin –çoğunlukla taraflı da olsa- hatırat nevinin satır aralarında olduğuna inanmışımdır. Bu nedenle okuduğumda çok tat aldığım bir kitabın bende bıraktığı izlenimlerden biraz söz etmek isterim. Kitabımız dünya çapında tanınan bir müzisyen olan Kudsi Erguner’in Ayrılık Çeşmesi adlı hatıraları.

Öncelikle kitabın bir çeviri olduğunu belirtmek gerek. Muharririn eşi tarafından çevrilmiş Türkçeye. Sanırım Kudsi Erguner’in de dahli olmalı ki bir çeviriden çok Türkçe yazılmış bir kitap okuduğu hissi veriyor okuyana. Dili lezzetli.

ayrılık çeşmesiKitap “Meryem Ana’nın Eli” bölümüyle, Erguner’in doğumuyla başlıyor. “Çocukluğum ve İstanbul” bölümünde yitip giden İstanbul anlatılıyor. İnsan ister istemez bu kadar tahribatın reva görüldüğü ve elan görülmekte olduğu İstanbul’a bir “ahhh” etmeden okuyamıyor bu satırları. Ne de olsa 50 yıl öncesinin İstanbul’unun anlatıldığı satırlarda o İstanbul’dan iz yok artık. “İlk Öğrenim Yılları, İtalyan Ortaokulu, Pertevniyal Lisesi” bölümü “Teokratik bir toplumdan laikliğe geçen Türkiye Cumhuriyet’nin gerçekleştirdiği devrimlerin toplumda yer edebilmesi eğitimin başarısına bağlı olduğundan, eğitim öncelikle yeni değerlerin gelecek nesillere aşılanması amacını gütmekteydi.” diye kimilerinin haksız kimilerinin çok isabetli bulacağı bir değerlendirme paragrafı ile başlıyor. Bu bölümde Erguner eğitim hayatını anlatıyor. Çapa İlkokulu’ndaki yıllarını anlatırken “Sonradan kateşizm denilen Katolik eğitimi gören çocukların dini üniforması olduğunu hayretle öğrendiğim, beyaz yakalı siyah önlükler giyerdik” cümlesi beni çocukluğuma götürdü desem yalan olmaz. Meğer bilmeden nelere alet olmuşuz (!). Pertevniyal Lisesi’nde okuduğu yılları anlatırken Necdet İşli olan muhabbetini, daha bıyıkları yeni terlemiş gençlerin okudukları Evliye Çelebi Seyahatnamesi’ndeki bir bilgiden yola çıkarak Peygamberimizin süt kardeşinin türbesini nasıl bulduklarını ibretle okudum.

“İstanbul’da Müzisyen ve Dervişlerin Arasında” bölümünde ise Erguner’in tekkelerde tanıdığı simalarla ilgili anılarını okuyoruz. Erguner, özellikle alt başlık olarak verilen “Özbekler Tekkesi” bölümünde tekkenin şeyhi Necmeddin Efendi’nin neredeyse portresini çizer. Yine bölümde Tufan Efendi, Aziz Çınar, Cevdet Soydanses, Derviş Muammer ve özellikle de Nezih Uzel hakkında anekdotlar ve hatıraları da okumak çok zevkli. Son olarak Özbekler Tekkesi’nin bir ara gündemden düşmeyen restorasyonuna değinip, restorasyondan ve tekkenin geldiği halden dert yanıyor.

Bu bölümden ilginç bir anekdot: “……Diğer tekkelerde olduğu gibi burada da toplantı sırasında olası bir polis baskınına karşı önlem almak gerekiyordu. Buna Necmeddin Efendi’nin bulduğu çare ise dolapta bir şişe rakı bulundurmaktı. O zamanlar, hatta bugün bile içki içenler (!) laik, içemeyenler de sofu (!) addedildiğinden ortada içki şişesini gören polis burasının bağnaz dindarlara (!) ait olabileceğini düşünmezdi…..”

“ Babamın Gözü” bölümünde Erguner, babasının gözünü kaybetmesini ve özellikle babasının kendi terbiyesi üzerindeki etkisini hatıralara dayanarak anlatıyor. Yine bu bölümde kültürümüzün artık yaprak dökümünün son demlerinde şahit olduğu birkaç olayı anlatırken, ecdat yadigari eserlerin –musıkimizle ilgili olanların- nasıl heder olduğunu, emsalsiz yadigârların bir kısmına babasının ve kendisinin naısl ulaştığını anlatıyor.

Bu bölümden anekdot: “İçlerinden Eyüp Camii’indeki hücresinde tecrit hayatı yaşayan birisini özellikle hatırlıyorum. Varisi olmayan bu bey, elindeki Hamparsum (Hamparsum Limoncuyan tarafından icat edilen ve kendi ismini taşıyan müzik yazısı) yazısıyla yazılmış dört nota defterini kendisine vermek istediğini belirterek babamı davet etti. Babamla birlikte ziyaretine gittiğimizde de büyük bir tevazu içinde, defterleri bize teslim etti. Ne acıdır ki bir hafta sonra da cenazesini kaldırdık. Defterleri açtığımızda içinden sırasıyla Timurlenk, Sultan Beyazit ve Bağdat Halifesi’nin huzurunda bulunmuş olan ünlü bestekâr Abdülkadir Meragi’nin tamamen unutulmuş eserlerinin olduğunu gördük.”

“Geleneksek Müzik ve Modernlik” bölümünde Erguner, geleneksel müziğin handiyse cebren nasıl modernleştiğini çarpıcı değerlendirmelerle anlatıyor: “…Sonuçta ne klasik batı, ne Osmanlı, ne halk müziği Türk toplumuna mal oldui ne de Türkiye Cumhuriyeti sanatçıları çağdaş Türk müziğini yaratabildiler. Devletin tüm olanaklarıyla dinletmeye, çaldırmaya, sevdirmeye zorladığı müziklerden hiçbirini benimsemeyen halk, kendi yarattığı arabaskle cumhuriyet aristokrasisine galip geldi.” diyerek Türkiye’de müziğin geldiği durumu hülasa ediyor.

“Konya’daki Mevlevi Ayinleri” bölümünde Konya’da mevlevi ayinlerinin (gösterilerinin) nasıl başladığını anlatıyor. Nerdeyse mizahi bir hikâye gibi gelişen olayın akabinde ilk gösteride harbiden ayin yapılmasının anlaşılması Cemal Gürsel ve devlet erkânını rahatsız etmesi, bir sonraki sene için Ahmet Bican Kasaboğlu’nun kendini Dede ilan ederek dönecek (!) gençler yetiştirmesini hem ibret hem de kahkahayla okudum. Konya cephesi sema meselesini halletmiştir ama musiki meselesi sıkıntıdır. Onu da Arif Biçer adlı civanmert neyzen halleder. Konya bandosundaki davulculara kudümzen, borucular neyzen oluveriri. Anlayacağınız memleketin mizah gücü Konya’da tecessüm eder. Erguner “Halbuki bu gösteriler, binlerce yıllık birikime sahip, İslam tasavvufunun Konya folkloruna indirgenmesinden başka bir şey değil. Mistisizim adına dönen dervişlerin maalesef kılıçkalkan ekibinden farkı yok.” diyerek duruma noktaya kor. Bu bölümde son dönem Çelebilik kurumunun Mevlana’ya izafe ettiklerini okurken yarılmamak elde değil.

“Türkiye Dışındaki İlk Mevlevi Ayini Turneleri” bölümünde bir önceki bölümde kıyasıya eleştirdiği Ahmed Bican Kasaboğlu ile mevlevi büyüklerinin ve Erguner’in yurtdışı turnesine gitmesi ne yalan söyleyeyim beni biraz şaşırttı ama değil mi ki dervişin fikri esastır. Fikir de mevleviliği cihan-şumul hale getirmek olsa gerek. Paris’e bir haftada varan kafilenin Almanya’da ve Paris’te yaşadıkları ibretlik. Bu bölümün Lodra kısmında özelde mevleviliğin, genelde tasavvufun içinin nasıl boşaltıldığını ecnebi mevlevileri delil göstererek anlatıyor. İbretlik vesselam.

Kitabın yarısına kadar olan bu hülasa kitabı niçin okumak gerektiği hakkında sanırım az biraz kanaat uyandırmıştır.

Şaban ÖZDEMİR

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir