Bakkal Amcanın Günlüğü

Sabahın ilk ışıkları perdesinin arasından daha içeri vurmadan dedesinden kalan çalar saatin sesi ile uyandı. “Bismillah!” diyerek yatağından doğruldu. Doğruca tuvalete gidip küçük tuvaletini yaptıktan sonra abdestini almak için banyoya yöneldi. Bu arada her sabah duyduğu ve onu mest eden müezzinin kadifemsi sesini duydu. Abdestini aldıktan sonra odasına gelip sabah namazını huşu içinde kıldı. Namazını bitirir bitirmez üzerine günlük kıyafetlerini giydi ve dairesinin kapısına yöneldi. Sağ elini kaldırıp merdiven otomatiğine bastı. Merdiven ışığı yanınca yavaş yavaş merdivenlerden inmeye başladı. Evin giriş kapısına gelince kapıya elini uzattı. Kapıyı yavaşça açtı. O anda aralık ayının soğuğu Ömer amcanın yüzüne tokat gibi çarptı. “Çok da soğukmuş dışarısı!” dedi içinden Ömer amca.

Ömer amca çoluğunu, çocuğunu, eşini on iki yıl önce depremde kaybetmiş altmışlı yaşlarda birisiydi. Yaşına göre yüzü genç görünse de yaşadıkları Ömer amcayı ruhen epeyce yaşlandırmıştı. Eşini ve çocuklarını 17 Ağustos günü o büyük depremde kaybedince yıkılmıştı Ömer amca. Kendine gelmesi epey zamanını almıştı. Kendine geldikten sonra bankalarda biriktirdiği nakitlerini toplayıp İstanbul’un en güvenli semtlerinden biri olan Taşdelen’e taşındı. Kendisine küçük bir ev aldı ve geçimini de sağlamak için evine yakın küçük bir mahalle bakkalı açtı. Taşdelen’i hem sakin olduğu için hem de yeşili görebildiği için seviyordu. Sabahları dışarı çıktığında sağındaki, solundaki yeşillikleri görmek onu mutlu ediyordu.

Ömer amca içinden söylendikten sonra, her zamanki alışkanlığını tekrarlayarak sağındaki, solundaki yeşillikleri seyrederek bakkalına ulaştı. “Bismillah, Allah’ın izniyle güzel ve kazançlı bir gün geçer.” şeklinde her sabah bakkalının kapısını açarken tekrarladığı bu küçük duayı içinden okudu. Kapıyı açtıktan sonra kapısının arkasındaki ışığın düğmesine dokundu. Lambadan çıkan ışık daha sabahın ilk ışıkları vurmamış bakkalı aydınlattı. Isıtıcıyı açtı Ömer amca. Her sabah aynı saate bakkalının önünden geçen taze simit, poğaça satan Ali’yi beklemeye koyuldu. Bu arada ilk müşterisi geldi. Bu gelen mahallenin uçarı delikanlısı Kenan’dı.

“Günaydın Ömer amca!” dedi Kenan.

“Günaydın oğlum.”

“Evde kahvaltı için ekmek kalmamış, ekmek geldiyse eğer, ekmek almak istiyorum.”

“Oğlum, ekmeklerim kırk, kırk beş dakika sonra gelir ama dün son gelen ekmeklerden birkaç tane kalmıştı. İstersen birisini sana verebilirim.”

Çaresiz, “Tamam!” dedi Kenan. Parayı uzattı Ömer amcaya. Ömer amca, elinin tersiyle parayı geri itti ve ekledi:

“Oğlum, bunlar dünden kalan ekmekler. Zaten geri yollayacaktım. Nasip sizinmiş. Afiyetle yiyin.”

Kenan, Ömer amcanın huyunu bildiği için ısrar etmedi. Ama aklı hiç almıyordu Kenan’ın. Bu devirde insanlar birbirine bu şekilde yardım etmezler. Ömer amca ise elinden geldiği kadar herkese yardım ediyordu. Çocuklara şekerler dağıtıyor, bakkalının önünde yarışan çocukların galip gelenlerine çikolatalar veriyor, mağlup olanları da gücendirmemek için onlara da sakız ikram ediyordu. O, mahallenin “Bakkal amcası”ydı da aynı zamanda.

Kenan çıktıktan sonra Ali göründü sokağın başında. Hızlıca Ömer amcanın bakkalına girdi. Soğuktan burnu, yanakları kıpkırmızı olmuştu Ali’nin. Hemen ısıtıcının yanına kuruldu. Ömer amca dışarı çıktı. Kapının sağ tarafında olan megafona bastı ve arka sokakta olan Kahveci Temel’den üç çay kapıp gelmesini istedi. Kahveci Temel, niçin üç çay istendiğini bildiğinden jet hızıyla çayları doldurdu ve koşa koşa bakkala geldi. Üçü birlikte sıcak simit ve poğaçalarla çaylarını da yudumlayarak karınlarını doyurdular. Bu arada gün artık ağarmıştı. Sokaktan tek tük insanlar geçmeye başlamıştı. Kahveci Temel ve Ali, Bakkal amcanın yanından ayrılıp işlerinin başına döndüler.

Ömer amca, Temel ve Ali gittikten sonra bakkalına şöyle bir göz gezdirdi. Düzensiz görünen birkaç eşyanın ve kutuların yerini değiştirdi. Bu işi bitirdikten sonra tekrar sandalyesine oturdu. Isıtıcıdan çıkan sıcaklığın da etkisiyle sıcak hayallere daldı. Gözleri bakkalın camının duruluğunda takılıp kaldı. Camda, bir anda, eski evi gözlerinin önüne geldi. Salonda oturuyordu. Sonra birden “Ömer Bey, Ömer Bey!” diye içini okşayan bir ses duydu. Bu ses gözlerinden bir, iki damla yaş süzülmesine sebep oldu. Bakkal amca gözlerinden süzülen bu yaşların farkında olmasa da mutfaktan gelen içini okşayan sese karşılık verdi:

“Efendim, ey gönlümün baharı, hayat arkadaşım, sırdaşım!”

Hayatının acılarını, sıkıntılarını, mutluluklarını paylaştığı can yoldaşına hep böyle güzel sözler söylerdi Ömer amca. Yine öyle yaptı. Sonra elinde kahve tepsisiyle içeri girdi can yoldaşı. Kahveyi uzattı, boş tepsiyi içeri götürmek için mutfağa yöneldi. Ömer amca elini uzattı ama dokunamadı hayat arkadaşına. Farkında olmasa da gözlerinden yaşlar süzüldü yine.

Ömer amca, bir megafondan cızırtıyla çıkan ve insanın kulaklarını sağır eden sesle kendine geldi. Bir minibüsün üzerine kocaman kolonları bağlamışlar, sürücünün yanında oturan çocuk mikrofonla sabahın erken saatine aldırmadan duyuru yapıyordu. “Müjde, ey … Mahallesi sakinleri! Bu pazartesi günü mahallemiz büyük bir alışveriş merkezine nihayet kavuşuyor. Uzun süreden beri yapımı devam eden alışveriş merkezimiz artık hizmete hazırdır. Bütün halkımız açılışa davetlidir. Açılışa özel sürpriz indirimler, sürpriz hediyeler sizlerin olacak.”

Ömer amca kapıdan geçen minibüsü seyrederken farkında olmadan gözlerinden süzülen yaşları sildi. “Artık, bize buralarda da rahat yok!” dedi içinden. Bakkaldan kazandığı üç, beş kuruşla ancak geçimini sağlıyordu. Zaten çok şey de istemiyordu. Sadece huzur istiyordu. Evlerin arasında kalmış tek tük yeşillikle, kurduğu sıcak dostluklarla, mahallenin sevilen Bakkal Amca’sı olduğu için aradığı huzuru burada bulmuştu da.

İçinden bir ses az önce duyduğu sesten sonra günlerinin artık eskisi gibi gitmeyeceğini söylüyordu ona. Çocuklar, belki, onun bakkalının önünde oynamayacak; kurduğu sıcak dostluklar bitecekti. Çünkü mahalle değişecek, mahalle değiştikçe de çevre değişecek, çevre değiştikçe de insanlar değişecekti. Ömer amca bunu edindiği tecrübelerden biliyordu.

Önceki mahallesini hatırladı Ömer amca. Orada, kendisinin de çok sevdiği mahallenin bir bakkalı vardı. Onu daha gençliğinden beri tanırdı. O da çocukları kırmazdı ve aynı zamanda mahalleli ile sıcak dostluklar kurmuştu. Ne zamanki yakın çevresinde büyük marketler, daha sonra da alışveriş merkezleri birbiri ardına açıldı, o zaman mahallelinin gözünden düşmüştü. Ömer amca yanına giderdi ama ne fayda. Günden güne işleri bozuldu. Daha sonra bakkalı kapamak zorunda kaldı. Ömer amca, o, mahalleden ayrılırken onu uğurlayanlar arasındaydı. O gün, kilit vurduğu bakkalına içli içli bakmış ve şöyle demişti Ömer amcaya, “Oğul, her ne olursa olsun, insanları üzme, hele çocukları hiç!” İnsanların kötü günlerinde yanında olmuştu ama insanlar buna karşılık, bir bakıma ona kötülük etmişlerdi. Bakkalın bu sözleri, Ömer amcanın kulaklarındayken kendine geldi.

Ömer amca da ne olursa olsun insanları sevecek, çocukları daha da çok sevecekti. Küçük adımlarla bakkalının içinde dolaştı. Gözüne masanın üzerindeki veresiye defteri ilişti. Tek tek sahifeleri çevirdi. Sonra tekrar kapattı. Sandalyesine bir kez daha oturdu. Gözleri bakkalının camına takıldı. Cam buğuluydu. Gözleri de buğulandı. Tekrar eski, güzel günler canlandı gözünde. Gözlerinden birkaç damla yaş süzülse de Ömer amca bunlara aldırmadı. Mutluydu fakat özlem doluydu…

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir