Batista’dan Fidel Castro’ya Kısa Bir Küba Tarihi

İngilizler Havana’ya ayak bastıklarında tarihler 1762’yi gösteriyordu. Bu sıralarda Küba ekonomisi tütün çiftlikleri, hayvancılık, top imal eden dökümhane ve Havana tersanesiyle ayakta duruyordu. İngilizlerin gelmesiyle adanın hayatı tamamen değişti. Önce Afrika’dan büyük bir köle transferi gerçekleşti. Ardından tüm ekonomik faaliyetler ortadan kaldırılıp Küba, şeker üretimi için kullanılmaya başlandı. Köleler üretim yapacak, kazanılanlar ise yerel işbirlikçilerle emperyal devletlerin kasasına girecekti.

Şeker ihtiyacı arttıkça tütün tarlaları ve otlaklar yakıldı, ormanlar kesildi ve ada şeker üretimi dışında başka bir işle uğraşamaz oldu. Şeker üretimine çalışan işçiler günde aralıksız 20 saat çalıştırılıyordu. Ne tersane çalışır durumdaydı ne de top dökümhanesi.

gerardo_machadoEskiden Küba’da bulunan eşsiz palmiye, maun, abanoz ormanları artık Madrid sarayının kapılarında takdir edilir olmuştu. Artık Küba, Amerika’dan odun ithal eder hale gelmişti. Yıllar içerisinde şeker diktatörler getirdi, diktatörler götürdü. Değişmeyen tek şey ise perde arkasındaki oyun kuruculardı.

Tarihler 1920’leri gösterdiğinde şeker fiyatları birdenbire yükseldi. Latin Amerika’da kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülke Küba olmuştu. Fakat aynı yılın Aralık ayında şeker fiyatları beşte bir oranında düştü. Küba’da büyük bir buhran başladı. Çok sayıda şeker fabrikası iflas etti ve Amerikalı karteller tarafından yok pahasına satın alındı. Ardından Küba merkez bankası dahil olmak üzere tüm Küba ve İspanyol bankaları iflas etti. Ayakta kalmayı başarabilen yalnızca ABD bankalarıydı!

Krizden kısa bir süre sonra ABD’den 50 milyon dolar kredi alındı. Alınan kredinin kullanımını takip etmek üzere de General Crowder Küba’da görevlendirildi. General’in gelişiyle 1924 yılında diktatör Machado iktidarı ele geçirdi. İkili ilişkiler bu düzeye gelince ABD Küba’dan ithal edilen şekerden alınan vergiyi düşürdü. Karşılığında da Küba, ABD ürünlerine aynı ayrıcalığı tanıdı. Kuşkusuz bu ticaretin tek taraflı olarak kaybedeni Küba’ydı.

batistaABD kendi gereksinimleri doğrultusunda şeker fiyatını ve üretimini istediği gibi ayarlayabiliyordu. Artan şeker kamışı hasadı ABD’nin çıkarlarıyla ters düşünce 1952 yılında bir başka diktatör sahneye çıktı: Fulgencio Batista. Batista iktidarı ele geçirince yaptığı ilk iş şeker kamışı artışını ABD’nin istediği düzeye, yarı yarıya azaltarak, çekmek olmuştu.

Artık Küba’nın, ABD’nin bayrağında yeni bir yıldız olma yolunda hızla ilerlediği fikri dillendirilmeye başlamıştı. 1960 yılında Küba büyük elçisi bu gelişmeleri şöyle özetlemişti: “ Castro iktidara gelinceye kadar ABD’nin öyle büyük bir etkisi vardı ki, ABD elçisi ülkenin ikinci adamıydı. Hatta bazen başkandan bile önemliydi.”

Batista düşünceye kadar Küba şekerin tamamını ABD’ye satıyordu. Şeker ülkesi olan Küba ihtiyacı olan sebze ve meyvelerin yarısını ithal ediyordu. Nüfusun yalnızca üçte birinin sürekli bir işi vardı. Ülkenin zengin yer altı kaynakları ABD’nin değişen askeri ve stratejik amaçları doğrultusunda çıkarılıp işletiliyordu. 1958 yılında Küba’da fahişelerin sayısı maden işçilerinden fazlaydı. Çocukların yarısı okula gitmiyordu.

Batista iktidarı yıkılmadan beş yıl önce genç, devrimci bir avukat Moncada kışlasına yapılan başarısız bir baskın sonrasında yakalanmıştı. Yargılanırken şöyle diyordu: “ Küba hammadde üreten bir fabrika olmaya devam ediyor. Şeker ihraç edip, şekerleme ithal ediyor. Tarih bizi aklayacaktır.”

gerilla1959 yılında Arjantinli doktor Ernesto “CHE” Guevera ile başlattığı gerilla hareketiyle Batista’yı ülkeden kaçmaya zorlayan Fidel Castro’nun gerillalalarının dörtte üçünün köylüler ve şeker işçilerinden oluşması bir tesadüf değildir. Yıllar içinde biriken hınç önder bulunca ortaya çıkmış ve kurulu düzeni yerle bir etmişti. Devrimle birlikte tarımsal çeşitlilik kısa sürede yapılanmaya çalışıldı. Araziler kamulaştırılıp üretime ayrıldı. Balıkçılık geliştirildi ve sekiz kat büyüdü. Köle olarak çalıştırılan şeker kamışı işçilerine istedikleri mesleği seçme hakkı tanındı. Kısa südre yüz yetmiş hastane ve poliklinik kuruldu. Nüfusun büyük bir kısmı kira ödemiyor, su-elektrik-telefon ve cenaze hizmetlerini ücretsiz alıyor. 1961’de başlatılan okuma-yazma seferberliğiyle tüm Kübalılara eğitim verildi. Bizdeki Millet mektepleri örneğinde olduğu gibi hızlı bir gönüllülük hareketiyle tüm Latin Amerika’da en yüksek okuma-yazma oranı Küba’ya getirildi.

Tüm bunlar yapılırken Küba tavşan uykusu uyumak zorundaydı. Çünkü karşısında tüm dünyayı yöneten Petrol-kartelleri ve baş koruyucusu ABD vardı. Örneğin: 1960 yılında Fidel Castro Sovyetler Birliği ile şeker karşılığında petrol ve diğer ürünlerin alımını öngören bir anlaşma imzaladı. Ancak Küba’da bulunan kartel rafinerileri petrolleri işlemeyi reddettiler. Temmuz 1960’da ise Castro tüm petrol şirketlerini ulusallaştırdığını açıkladı. Ve meşhur Domuzlar Körfezi çıkartmasıyla başlayan suikast denemeleri ve ABD ambargosu da başlamış oldu.

ataturk-kubaBu bir egemenlik sınavıydı ve Küba başarılı oldu. Ve bu başarının en büyük mimarı olan efsane lider Fidel Castro’nun vefatının arkasından yas tutanlar da oldu sevinç gösterileri yapanda. ABD’nin yeni başkanı Castro’yu zalim bir diktatör olarak niteledi. Kendisi için doğru bir tanımlamaydı. Çünkü kendisi, halkını ABD çıkarları için satan, köle olarak çalıştıran Machado ve Batista gibi diktatörlerin olmasını isterdi kuşkusuz. Şirket çıkarlarını her şeyin üzerinde gören bu vahşi kapitalist sitemin baş çobanı olan ABD’ye başka türlü nasıl başkan olabilirdi ki? O’nu anlarız da bizdeki Castro düşmalığında nasıl bir anlam ararız. Nedeni acaba Türkiye’ye geldiğinde söylediği şu sözler olabilir mi:

“Ben de devrim gerçekleştirdim. Ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım. Türkler sağdan sola doğru yazarken Harf Devrimi ile tam tersi yönde yazmaya başladı. Kıyafet Devrimi ve Medeni Kanun’la kadınlara getirilen statü çok önemliydi. O’na ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın.”

Yazımızı Che Guevara’nın bir mektubunda kendisine seslendiği sözle bitirelim: “hasta la victoria siempre”

(Not: daha detaylı bilgi almak isteyenlere öneri: Eduardo Galeano, Latin Amerikanın Kesik Damarları)

 

 

Belki bunları da beğenirsin...

Bu yazıya toplam 2 tane yorum yapılmış.

  1. Nicendo diyor ki:

    Gerçekdişı be uydurma çok şey var yazıda

  2. Serkan Çetin diyor ki:

    Gerçek dışı olan ya da uydurma olan ne varsa açıkça yazın da Eduardo Galeano nerelerde yalan söylemiş, sizden öğrenelim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir