Bir Belediye Otobüsü Yolculuğu

“Koş, 14 – A!” dedi birinci adam. Elindeki torbaları bacaklarına çarpa çarpa otobüse atıldı. Arkasından gelen ikinci adam kötü geçen bir günün sonunda sevmediği bir şey yapmanın huzursuzluğuyla istemeye istemeye adımlarını hızlandırdı. Birinci adam otobüse geç bindiği için suçluluk duygusuyla şoföre gülümseyerek akbilini bastı. İkinci adam da çok geride kalmamıştı. Otobüsü kaçırmak istemediği için adımlarını hızlandırmış ve hemen birinci adamın arkasından otobüse binmişti.

Her zamanki alışkanlığıyla çantasından çıkardığı akbili belediyeyle inatlaşmak istercesine sertçe bastı. Şoförün yüzündeki ifadeyi görmek için başını ona çevirdi. Kızmıştı. Çünkü otobüs şoförünün yüzü hiçbir değişikliğe uğramamış, işini yapan ve gerektiğinde savsaklayan bir memur edasıyla direksiyon başındaki koltuğunda oturan şoför bir arkadaşıyla konuşuyordu. Belediyenin işçisi tarafından da önemsenmediğini düşünen ikinci adam korkuluktan tutunarak otobüsün içini şöyle bir kolaçan etti.

Her sabah ve akşam üçer saat otobüs yolculuğu yapmak artık onu eskisi gibi bunaltmıyordu. Çok yolculuk yapmıştı sıkılarak, kızarak ve hatta küfrederek. Ama artık hepsi geride kalmıştı. Her şeyi kanıksamıştı. Otobüsün içinde olan kavgaları, akbili gelmeyen insanların isyanlarını, birbiri ile yarışan araçları… Dedim ya, her şeyi kanıksamıştı. Önceden olsa bir ses duyduğunda hemen o tarafa döner, müdahale etmeye çalışırdı. Şimdi ise artık bu seslerde bile gönül rahatlığıyla ya uyuyor ya da son aldığı kitabı okuyor oluyordu. Ve hiçbir şey umurunda olmuyordu.

İşte yine öyle bir akşam… Otobüse şöyle bir göz attığında hiçbir koltuk boş değildi. İçinden öfkelenmek geldi ama sadece hafifçe bir gülücük belirdi yüzünde. Çünkü ayakta giderken en sevdiği yer boştu. Doğruca en arkada sağ köşeye geçti. Belediye otobüslerinde ayakta giderken en rahat ettiği yerdi orası. Halinden memnundu. “Buna da şükür!” dedi içinden yakınmadan.

Belediye otobüsünden önce yaşlı bir aslanın kükremesi gibi bir ses geldi, sonra sarsıldı otobüs ve kendini ileri attı yıllara meydan okurcasına. Artık gidiyorlardı. Geride Kadıköy’ü bırakmanın hüznü ile gidiyordu. İşte sevgilisiyle her zaman yürümekten zevk aldığı ve onu Bahariye’ye kavuşturan Altıyol, işte sevgilisiyle en güzel sohbetleri yaptığı ve enfes tatlarıyla Saray Muhallebicisi, işte tarihe tanıklık etmiş, ayrılıkların ve kavuşmaların habercisi Haydarpaşa, işte bizim Fiko’nun Yeri. Hepsi Kadıköy işte.

Bu tatlı düşüncelerden kendisini elindeki kitap söküp aldı. Elinde son aldığı roman vardı. Onu okumalıydı. En heyecanlı yerinde kalmıştı. Okumaya başladı. Artık durakların, insan seslerinin hiçbir önemi yoktu. Okuyordu, okuyordu. Ruhunu kitaba teslim etmişti. Ne kadar zaman geçti bilinmez ineceği durağa yaklaştığını fark etti. Hep böyle olurdu. Uyurken de olsa okurken de olsa ineceği durağa gelmeden birkaç durak önce kendiliğinden uykudan uyanır ya da okumayı bırakırdı.  Sanırım bu dört senelik bir yol alışkanlığıydı.

Yavaş yavaş kapıya doğru yöneldi. İşten döndüğü her halinden belli olan yirmisinde bir kızla göz göze geldi. Umursamadı bile kızı. Kız sinir olmuştu. Biliyordu ki güzeldi. Genç, hiç oralı olmadan düğmeye bastı. Artık inme vakti gelmişti. Durağa geldiğinde kapı açıldı. Temiz hava kapının açılması ile birlikte yüzüne çarptı. Bundan mutlu olmuştu. Adımını yere attığında derin bir nefes aldı. Her akşam yaptığı gibi hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu.

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir