Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

“Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, inanılmaz bir hızda seyreden, durmadan kendini çoğaltarak gelişen bir roman. Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir “insan manzaraları” kitabı.

Deliler-evi

Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı kült kitabın yazarı Ayfer Tunç, bu kez, Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkarak, akıllara durgunluk veren kişilerin yaşam zincirlerinden müthiş eğlenceli bir roman örüyor. Yalan Yanlış, yaklaşık yüz yıllık bir kesitte, siyasal ve toplumsal dönüm noktalarının insanların yaşamlarında bıraktığı izleri sürüyor.

Yalan Yanlış’ı soluk soluğa okurken, Türkiye’nin bütün hallerini yaşayacak, belki de insanlığın ortak hikâyesiyle yüz yüze geleceksiniz.”

Sarmal öykülerin bir araya geldiği yapıt ilginç kesişmelerle devam ederek okuyucunun zihninde harika bir tat bırakarak sonlanıyor. Karadeniz’in küçük bir kentinde geçen öykü anlatıldığı şehrin dışına çıkarak tam anlamıyla bir Türkiye panoraması sunuyor.

Romanın okuyucusuna sürekli yeni bir başlangıç yaptıran kitap mutlaka daha önceden anlatılan bir konuya bağlanarak, okuyucunun ağzının bir karış açık kalmasına neden oluyor.

Nesnelerin, objelerin üzerinden yaşamları anlatmayı çok iyi başaran Ayfer Tunç, bu yapıtında da bunun en güzel örneklerini ortaya koyuyor.

Lazlardan Kürtlere, Japonyalısından Amerikalısına, paşasından profesörüne geniş bir karakter kitlesi olan yapıt mutlaka okunması gereken kitaplar arasında.

Girift olaylardan hoşlanan, dikkatli okurlar için kesinlikle tavsiye edeceğim bu yapıt için şimdiden iyi okumalar dilerim.

Kitaptan tadımlık bir bölüm okumak isteyenlere:

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa TarihiKaradeniz şehirlerinden birinde, denize sırtını dönmüş biçimde inşa edildiği için görenlerin içinde anlamsız bir küslük duygusu yaralan bir Ruh Sağlığı Hastanesi’nin en üst katındaki konferans salonunda, konuk konuşmacı Ülkü Birinci 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle, Aşk: Özveri mi? Benliği korumak mı? başlıklı bir konferans veriyordu. Nietzsctae’den aparttığı bir cümleyi konu başlığı olarak seçen Ülkü Bey psikoloji doçentiydi, İstanbul’da uyduruk bir Özel üniversitede görevliydi. Çoğunluğu mankafa olan Öğrencilerine ders anlatırken kullandığı yüksek tansiyonlu üslubuyla konuşuyordu kürsüde. Avuçlarını dayadığı kürsü adi formikayla kaplıydı, bir ayağı da kısa olduğu için, sallandıkça konsantrasyonu bozuluyordu. Gece hiç uyumadığı ve çok gergin bir sabah geçirdiği için sinirliydi. Şu siktiğimin kürsüsü yüzünden konuşmama fokuslanamıyorum! diye küfrediyordu içinden.

Fokuslanmak sözcüğünü yeni yeni kullanmaya başlamıştı. Eskiden odaklanmak derdi. ABD’de yürüttüğü psikoterapi çalışmalarını İngilizce yazdığı, beş para etmez bir kitapla taçlandırıp yurda dönen Profesör Altay Çamur’un ikide bir fokuslanmak dediğini fark edince, hemen benimsedi bu sözcüğü; o da yerli yersiz fokuslanmak demeye başladı.
Severdi böyle yeni sözcükler kapmayı, zengin bir dağarcığı vardı. Ama herkes yalan yanlış kullanıyor diye dağarcığından sözcük ya da deyim sildiği de olurdu. Bir akşamüstü, üç kuruş maaşıyla yurtdışı tatillerine nasıl gidebildiğine akıl sır erdiremediği Fakülte Sekreteri Şenay Hanım’ın, Çok keyif alıyorum şu bisküvilerden, dediğini duyunca, tiksindi bu keyif almak deyiminden, kimin ağzından duysa batmaya başladı.

Ucuz kolejlerden yarım yamalak İngilizce’yle mezun olmuş öğrencilerle içli dışlı olmayı çok seven Şenay Hanım’ın konuşması baştan başa yanlıştı aslında. Ne kadar dil yanlışı varsa yapıyordu kadın. İşin kötüsü, bunun havalı bir konuşma tarzı olduğunu sanıyordu. Mesela, kendisiyle dalgasına flört eden kolejli piçlerin etkisiyle, İngilizce feel sözcüğünü Türkçe’ye birebir uyarlamıştı. Bayılıyordu onlar gibi Nasıl hissettin? diye sormaya. Ülkü Bey bir gün kantinci kızla konuşmasına kulak misafiri oldu. Kadının dekandan bahsederken, Bana kötü hissettirdi! dediğini duyunca, Şuna bir çaksam! dedi içinden.

Çakmadı elbette, o kadar değil, ama gene de büyük bir yanlış yaptı. Özel üniversite kantininin şımarık öğrencilerine sonsuz bir çeşitlilik sunan kantinde, Ne yesem., ne yesem., diye düşünen kadına, gayet üstü kapalı bir biçimde, saçları jöleli erkek öğrencilerin fakülteyle ilgili bürokratik işlerini kolayca halletmek için kendisiyle flört eder gibi yaptıklarını, bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu söyledi. Cinsel içerikli ihsasları yanlış anlamakta Şenay Hanım’ın üstüne yoktu, yakışıklı doçentin kendisine asıldığını sandı.

Tamamen gereksiz bir konuşmaydı. Ülkü Bey odasına dönüp neden böyle saçma sapan şeyler söyleme gereği duyduğunu düşündüğünde, kadının dekandan azar işitmiş olmasına rağmen çevreye saçtığı mutluluğun sinirine dokunduğunu tespit etti.

Bu gereksiz konuşmanın Ülkü Bey’in kariyeri değil ama, aşk hayatı açısından olumsuz sonuçları oldu. Kimin kiminle yatmasının uygun olacağı konusunda sınırları sürekli genişleten bu özel üniversite camiasında, genellikle düzgün fizikli ve mümkünse seçkin kadınlarla ilişki kurduğu bilinen Ülkü Bey’in imajı zamansız bir yara aldı.

Tam da bölüme yeni gelen ve yakışıklı son sınıf öğrencileri arasında, adı kısa sürede verecen Selcen’e çıkan, genç araştırma görevlisi Selcen Akbaş’ı yemeğe çıkaraçaktı. İstanbul’un en moda restoranında yer ayırtmış; kıza facebook’ta şampanya, çiçek filan göndermiş; yatacaklarına garanti gözüyle baktığı için, temizlikçi kadından sadece bu tür özel gecelerde kullanmaya kıyabildiği, o çok pahalı çarşaflarını sermesini istemişti.

Hangisiyle yatsam kariyerime daha yararlı olur? diye düşünen araştırma görevlisi güzel kız, seçkin bir doçent sandığı Ülkü Bey’in önüne gelenle yatan bir kart zampara olduğuna hükmetti; adamın günlerdir beklediği buluşmayı sudan bir sebeple iptal etti. Tek gecelik partnerlerini seçerken pek de ince eleyip sık dokumadığı halde, Şenay Hanım’ın Ülkü Birinci konulu şen kahkahasına tanık olunca, kendini bu obez kadınla aynı seviyeye düşüren adamdan bir anda soğumuştu. Fakültedeki iktidarı açısından daha kuvvetli olmakla birlikte, Ülkü Bey kadar çekici olmayan, hatta hiç çekici olmayan Altay Çamur’la yatmayı tercih etti.

Ülkesine görünmeyen bir taçla döndüğünden emin olan Altay Çamur, bu tacın kendisine meslektaşlarına tepeden bakma hakkı verdiğini düşünüyordu. Amerika’dan döndüğünden beri, akademik açıdan değersiz bulduğu kişilerin selamlarını almaz olmuştu.

Ama hak ettiği halde profesörlük mertebesine bir türlü erişemeyen Ülkü Bey’in değerinden pek emin olamamıştı, ona selam vermekle vermemek arasında kararsız kalıyordu. Sonunda duruma göre, sanki Ülkü Bey’e değil de arkasındakine ya da arkasındakine değil de ona selam veriyormuş gibi yapmak türünden, bayağı beceri isteyen bir çözüm buldu. Ülkü Bey her defasında Altay Bey’in selamına karşılık veriyor, ama sonra bu kendini beğenmiş profesörün kendisine değil, arkasındakine selam vermiş olduğu duygusuna kapılıp rahatsız oluyordu.

Yurtdışı yazışmalarında ve mail adresinde soyadını Chamur biçiminde yazan Altay Bey biricik kitabının anadiline çevrilmesiyle meşguldü. Her öğle yemeğinde ya dekanla ya rektör yardımcısıyla bir araya gelmeyi başarıyor, onlara uzun uzun ülkemizin çevirmen ve redaktör sıkıntılarından söz ediyordu.

Ülkü Bey ise focuslanmak sözcüğünü ABD’de taçlanmış bu chamur profesörden kaptığını bir fark eden olur da alay ederler korkusuyla -ki pek de gereksiz bir korku değildi, öğrencilerin adama Fokus Altay diye isim takıp alay ettiklerini kendi kulaklarıyla duymuştu- bu sözcüğü dilinin ucuna gelse bile kendi ortamında kullanmıyor, ama seyahatlerinde acısını çıkarıyordu.

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir