Bir Zorbanın Zihninden…

Geçmişiyle ilgili aklına gelen ilk şey; bitkilerinde canlı olduklarını öğrendiğinde, eline aldığı papatyanın beyaz yapraklarını koparırken duyduğu muhteşem hazdı. Neredeyse, derslerde öğrendiği her bilgiyi bizzat yaşayarak öğrenmeyi tercih ediyordu. Papatyadan kopardığı her bir parçanın gövdesine nasıl acı verdiğini, kimsenin duyamadığı o sessiz haykırışları, ta, en derinden duyabiliyordu.

Arkadaşı yoktu. İhtiyacı da yoktu. Kendisini anlayabilecek bir arkadaş bulabileceğine inancı da yoktu!

En mutlu olduğu anlar, okuluyla evi arasında yürüdüğü 1624 adımlık yolun her bir santimetre karesinde yaşayan milyonlarca canlının olduğunu bilmesi ve kendisini orada yaşayan tüm o varlıkların efendisi olarak görmesi hissiydi.

Bunu kanıtlamak istercesine yolda gördüğü karınca sürülerinin önüne geçer, ayağıyla karıncaların sağını solunu kapatarak kaçışın mümkün olmadığını anlamalarını isterdi. Bu zafer gösterisi ise çoğunlukla hala kaçma çabası içinde olan böceklerin ayakları altında ezilmesiyle son bulurdu.

İtaat etmemenin karşılığı merhamet olamazdı. Gerçi merhamet etmeyi çok kez denemişti ancak böcekler her seferinde aynı hatayı yapıp kaçmaya çalışıyorlar, itaat etmiyorlardı ve kesin bir ceza vermeksizin bunun önüne geçilemeyeceğini öğrenmişti babasından!

Kendi aldığı cezalar bu kadar katı olmasa da, her seferinde ayakaltında ezilme duygusunu tattığı için “pek farkı yok” diye geçirdi içinden…

Eve yaklaştıkça adımlarını hızlandırıyor, patronun kendisi olduğunu kanıtladığı böceklerin nasıl da sağa sola kaçıştıklarını gördükçe kendiyle gurur duyuyordu. İki katlı ve bahçesi düzgün bir şekilde kesilmiş çimenlerle kaplı evinin önüne geldiğinde, ikinci katta bulunan ve camları hiç açılmamacasına örtülü gibi duran en sağdaki odanın ışığının yandığını görmesiyle vücudundaki bütün kasların birden kasılması aynı ana denk gelmişti.

Gözleri, içindeki büyük korku nedeniyle bulanıklaşmış bir şekilde usulca kolundaki saate doğru kaydı. Akreple yelkovan her şeyden habersiz öylece sessiz sedasız duruyorlardı. Gözlerindeki bulanıklık tüm algılarına yayıldı. Kasları istemsizce gerildi, geç kalmıştı. Her sabah vakitlice kurması tembihlenen saati en yapılmaması gerekeni yapmış ve nedensizce durmuştu işte.

Önünde durduğu devasa demir kapının ardında sunacağı mazeret bu olamazdı. En başta görevlerini yerine getirmediği için cezası bir kat daha artacaktı muhtemelen. Düşündü. O an ölmeyi bile düşündü. Zamanı geri alabilmeyi, bir anda ortadan yok olmayı dahi düşündü. Ama aklına hiçbir şey gelmedi. Ve geçen her saniye biraz daha geç kalıyordu.

Sonunda yedi yaşın vermiş olduğu bütün cesaretini toplayıp elini yavaşça demir kapının tokmağına doğru götürdü. Terden sırılsıklam olmuş avuçları kapı tokmağına ulaşmadan, demir kapı az sonra yaşanacak fırtınaları bastırmak istercesine sessizce açıldı. Ve içerden o çok tanıdığı ve her bir hecenin tonlamasının ne anlama geldiğini aklından hiç çıkarmadığı ses, babasının sesi, sihirli sözcükler fısıldarcasına içeri girmesi için sessizliği bir çırpıda silip attı;
“ evin yolunu bulabildin nihayet, gel bakalım!!!”…

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir