Bozkırda Yürek Yakan Sızı: Mankurtlar

Kırgızistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarının yüzlercesinden sadece birisidir Sarı Özek Bozkırı. Bozkırların sıcağı sıcak, soğuğu soğuktur yürek yakarcasına. Nasıl ki her dağın, her ovanın bir tarihsel hafızası varsa bu bozkırların da bir tarihsel hafızası vardır dillerden dillere dolaşan ve yürekten yüreğe akan. Bu bozkırda da yaşananlar tarih olmuş, o günlerden bugünlere acı bir destan olmuş anlatılan.

Yıllar yıllar önce Sarı Özek’i Juan Juanlar işgal eder. Bu Juan Juanlar esir aldığı tutsaklarına öyle işkenceler yaparlarmış ki bu işkenceler o zamana kadar hiç kimsenin aklına gelmeyen işkencelermiş. Juan Juanlar esir aldıkları tutsakları bazen satar, bu satılan tutsaklar kendilerini şanslı sayarlarmış. Çünkü satılan bu tutsakların gün gelir, kaçıp kurtulma ihtimalleri varmış. İşte Juan Juanların sattıkları tutsaklardan kaçabilen tutsakların anlattıklarıdır anlatılması gereken ve asıl yazımızın konusu.

Juan Juanlar genç ve güçlü gördükleri tutsakları satmazlar, o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen işkenceleri bu tutsaklara yaparmış vahşice. Juan Juanlar genç ve güçlü gördükleri bu tutsakların başını kazırmış ilk önce, sonra tek tek saçları köklerinden çıkarırlarmış. Bu çıkarma işlemi devam ederken Juan Juanların en usta kasabı, bir deveyi hemen orada keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri olan boyun kısmı gerekliymiş Juan Juanlara. Saçları tek tek köklerinden çıkarılan tutsakların başları kan içinde kalırmış. İşte develerin boyun kısmından parçalara ayrılarak hazırlanan deriler sıcak sıcak, taze taze kan içinde kalan tutsakların başına geçirilir, sımsıkı sarılır ve bağlanırmış. Bu işkenceye “deri geçirme işkencesi” derlermiş. Bir devenin boynundan beş, altı tutsağın başına yetecek kadar deri çıkarmış.

“Deri geçirme işkencesi”nden sonra tutsağın boynuna, başlarını yere sürtmesinler diye bir kütük ya da tahta kalıp bağlarlarmış. Daha sonra kimse bu tutsakların acı çığlıklarını, inleyişlerini, yalvarmalarını duymasın diye bozkırın uçsuz bucaksız yüzlerce köşesinden bir köşesine bu tutsaklar bırakılır ve kimse onları kaçırmasın diye de başlarına gözcüler dikilirmiş.

Aç, susuz; elleri, ayakları bağlı; başına deve derisi geçirilmiş; boyunlarına kütük ya da kalıp bağlanmış tutsaklar yakıcı güneşin altında beş gün bekletilirmiş. Beşinci günün sonunda beş, altı tutsaktan bir ya da ikisi sağ kalırmış. Bu tutsaklara açlık ya da susuzluk bir şey yapmazmış.

Tutsakları asıl öldüren kan içindeki başlarına sıcak sıcak, taze taze geçirilen deve derisinin yakıcı güneşte kuruyup büzüşmesi sonucu tutsakların başını adeta bir mengene gibi sıkıp onlara dayanılmaz bir acı vermesiymiş.

Sadece bu kadar mı? Pek tabi ki hayır!

Asyalıların saçları çok sık ve bir o kadar da serttir. Saçları tek tek köklerinden çıkarılan tutsakların saçları tekrar büyümek için boy verdiğinde başlarına yapışan deri yüzünden yukarıya doğru saçlar büyüyemediği için geriye doğru büyür ve bu büyüyen saçlar tutsakların başlarına batarmış. Her bir saç kökü ayrı bir ızdırap. Rabbim ne büyük acı!

Bir taraftan yakıcı güneşin altında başları “deve geçirme işkencesi” ile mengene gibi sıkılan bir taraftan her bir saç kökü geriye doğru büyüyüp başına batan kaderleri bozkıra terk edilmiş tutsaklar.

Bu beş günlük ızdırap sonunda ölenler öldü, kurtuldular, kavuştular Rab’lerine.

Kalanlar ise “mankurt” oldu, adı o günden bugüne kalan. Hafızasını yitirmiş, geçmişini, kim olduğunu, ne olduğunu, babasını, anasını, çocuğunu bilmeyen bir mankurt.

Sağ kalan mankurtların yanına Juan Juanlar ellerindeki yiyeceklerle ve su ile gelir, boyunlarındaki kalıbı çıkarırlarmış. Zamanla güçlerini toplar, sadece sahibini bilirmiş mankurt.

Hiçbir zaman kazan kaldırmayı düşünmeyen, köpek gibi sadık, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen, sıcağı sıcak, soğuğu soğuk bozkırda en pis, en çekilmez işleri yapmaktan kaçınmayan bir köle, mankurt.

Bir köle pazarında satılığa çıksa on köle değerinde, yanlışlıkla öldürülse hür bir insan öldüğünde ödenecek bedelden üç kat fazla bedel ödenecek mankurt.

Ağzı var, dili yok, efendisine itaatli bir hayvandan farksız mankurt.

“Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegane kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular.”

Not: Son paragraf Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” kitabından alıntılanmıştır. Yazının genel atmosferinin de tek kaynağı şüphesiz yine bu kitaptır.

Belki bunları da beğenirsin...

1 Yorum

  1. 29 Nisan 2015

    […] çok kötü bir son bekleyeceğini düşündüm açıkçası ve aklıma hemen Türklerin “mankurt” efsanesi geldi. Çünkü Üstad-ı Azam’ın cümlelerinden başka bir anlam […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir