Buddha’nın Öyküsü: Siddaharta

siddaharta hermann hesseSavaşlardan nefret eden Hermann Hesse, I. Dünya Savaşı sonrası insanların yıkılan hayallerini, bozulan düzenlerini ve her yönüyle dağılan hayatlarını yeniden kurmaya çağıran güçlü bir sestir. O, II. Dünya Savaşı yıllarında hem Nazilerin hem de Nazi karşıtı insanların hedefi haline gelmiş, bu durum onu bunalımlara sevk etmiştir. Bireysel bunalımlarını ortadan kaldırmak için Doğu felsefesine yaklaşmış ve bunalımlarının ilacının Doğu kültüründe olduğunu düşünmüştür. 1946 yılında “Boncuk Oyunu” adlı romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü alan Hesse, Doğu kültürünü her zaman yücelten, insanı insan olduğu için sevmenin gerekliliğini anlatmaya çalışmıştır. Hermann Hesse, “Siddaharta” eseri ile bize Doğu kültürünün kapılarını şiirsel bir dille açmıştır. Buddha’nın anlatıldığı eserde Buddha’dan daha güçlü bir resim ortaya çıkarmıştır. “Siddharta” için Hermann Hesse, “Bu kitapta, tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım.” der. Gerçekten de kitabın içine nüfuz ettiğimizde anlatılanların herkes için ortak mesajlar verdiğini ve verilen bu mesajların herkes tarafından kabul edilebileceği gerçeğini unutmamak gerekir. Onun için yazar, Buddha’nın gerçeğinden daha güçlü bir resim ortaya çıkarabilmiştir, diyebiliriz.

Kitabımı kısaca değerlendirdikten sonra geçelim özetine… Siddaharta herkes tarafından sevilen, güçlü, kuvvetli, yakışıklı ve en çok da zeki biriydi. Onun can yoldaşı Govinda’ydı. Siddaharta tam bir brahman gibi yaşar ve ilerde herkes onun iyi bir yere geleceğine inanıyordu. Bütün bilgelerden gerekli eğitimi alsa da bir türlü aldığı eğitimler onu tatmin etmiyordu. Hep eksik bir yanı vardı. Aklında hep çeşitli sorular vardı. Bunun üzerine babasını da ikna ederek Samana olmaya karar verdi. Siddaharta, Samanaların yanında yaşadı uzun süre. Samanaların en yaşlı üyesinden dersler aldı. Hep Nirvana’ya ulaşmaya, kendi benliğinden uzaklaşmaya çalıştı. Bunun için bazen kendini bir taşın yerine koydu, bazen ölü bir hayvanın bedenine girdi, bazen oruç tuttu günlerce, bazen de kızgın güneşin altında aç ve susuz kaldı. Ama hepsi nafileydi. Benliğinden kısa süre vazgeçse de tekrar “ben” oluyordu. Ümitsizliğe kapılmıştı.

Günün birinde Gotama’nın adını duydu. Ve arkadaşı Govinda ile Gotama’nın yanına gittiler. Gotama’yı bulduklarında onu hemen tanıdı Siddaharta. Onun öğretisini dinlediler. Govinda onun öğretisine bağlanarak öğrencisi oldu Gotama’nın ama Siddaharta bu öğretinin de eksik bir yanı olduğunu kavradı ve oradan da ayrıldı. Siddaharta büyük bir uyanışla kendi kendinin öğretmeni olmaya ve kendini tanımaya karar verdi. İnsanlarda uzunca bir süre ayrı kalan Siddaharta, şehre gitmeye karar verdi. Şehirde ilk Kamala’yı gördü. Kamala’dan kendisine öğretmen olmasını istedi. Kamala, ona çeşitli şartlar öne sürerek teklifini kabul etti. Siddaharta, Kamaswami adında bir tüccarın yanında çalışmaya başladı ve Kamala’dan sevi oyununun bütün gizemlerini öğrendi. Zaman geçtikçe şehvetin, paranın, lüksün ve içkinin esiri olduğunu anlayan Siddaharta her şeyden tiksindi ve bir sabah uyandığında her şeyden vazgeçerek oynadığı sansara oyunundan da kurtularak şehirde tek değer verdiği ve hamile olan Kamala’yı da geride bırakarak şehirden ayrıldı.

Uzun bir yürüyüşten sonra şehre giderken geçtiği ırmak kıyısında, bir ağacın altında uykuya daldı. Oradan geçen Govinda onu gördü ve uyanmasını bekledi. Siddaharta uyandıktan sonra Govinda ile sohbet ettiler. Daha sonra yolları ayrı yine. Siddaharta ırmağa bakınca ırmak çok hoşuna gitti ve sevdi onu. Bir zamanlar ırmakta onu karşıya geçiren kayıkçı Vasudeva ile dost oldular. Uzunca süre birlikte yaşadılar. İkisi birbirinden ve ikisi de ırmaktan çok şey öğrendi.

Bir gün Gotama’nın çok hasta olduğunu duydular. Gotama’nın öğrencileri de onu son günleri için onu ziyarete gidiyorlardı. Kamala’da onun öğrencisi olmuştu. Oğlu ile birlikte ormanda ırmağın yakınında Kamala uykuya dalında bir yılan onu soktu. Zorla ırmağın kıyısına kadar geldiler. Siddaharta buldu onları. Kamala ona oğlunu tanıttı ve bir gün sonra öldü. Annesinin ölümüne üzülen oğul babasını hiç sevmedi ve kaçtı yanından şehre. Siddaharta’nın içi yansa da Vasudeva’nın telkinleri ile de gitmedi peşinden. Yine Vasudeva ve Siddaharta yaşadılar birlikte. Uzunca bir süre kaldılar. Az konuşurlardı ama birbirlerinin ne dediklerini anlarlardı. Günün birinde ırmağın bütün seslerini ve birlik ve bütünlüğü anlayabildi Siddaharta. Bunun üzerine Vasudeva yanından ayrıldı. Yaşlı kayıkçı artık sadece kendisi olmuştu. Govinda, yaşlı bir kayıkçı olduğunu duyunca onun yanına geldi. Tanıştılar ve eski dostlar yine konuştu. Siddaharta bilginin aktarılabileceğini ama bilgeliğin aktarılamayacağını ve her şeyi ve herkesi sevmek gerektiğini ve her şeyin her an dönüşebileceğini anlatmıştır ona.

Uzun bir özet oldu sanırım. Açıkçası ilk defa Hermann Hesse okudum. Şimdi iyi ki de okumuşum diyorum. Çünkü ilk defa yabancı bir yazarın üslubundan zevk aldım. Bunda hiç kuşkusuz edebiyatçı, yazar ve çevirmen olan Kamuran Şipal’in etkisi büyüktür. Aynı zamanda Şipal, Alman Dili ve Edebiyatını bitirmiş ve Alman hikayeciliği üzerine de bir inceleme kaleme almıştır. Kitabın orijinal dili olan Almancadan direk çevrildiği için de hoş ve etkileyici bir çeviri olmuş.

Belki bunları da beğenirsin...

1 Yorum

  1. fatih ertuğrul diyor ki:

    kaleminize yüreğinize sağlık hocam…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir