Çeri… Yeniçeri… Komiteci… Yeniden Çeri

Eski Türklerde askerlik özel bir meslek olarak hiçbir zaman algılanmamıştır. Kendisini, ailesini, malını, mülkünü, vatanını korumak isteyen herkes askerdi. Bu sebeple her Türk iyi bir savaşçıydı. Türk milleti ordu demek, ordu demek Türk milleti demekti; yani her Türk birer çeriydi. Çeri; gözü pek, yiğit, cesur anlamlarına gelen asker demekti.

Zamanla Türklerde bu algılayış değişmiş, çerilik bir meslek haline gelmeye başladı. Selçuklulardan önce başlayan bu anlayış Selçuklulardan itibaren tam olarak benimsenmeye başladı. Türk devletlerinin büyümesi ile bu değişimin zorunlu bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Sipahiler, Hassaların geçmişi Selçuklulara dayanır.

Osmanlının kuruluşunda çeri anlayışı ilk Türk devletlerine benzer bir durum göstermektedir. Devlet büyüyünce sistem yavaş yavaş değişmekte ve oturmaktadır. Kurulduğu yıl kesin olmamakla birlikte 1362’de çerilik, yeniçeriliğe evrilmiştir. Yeniçeri, yeni asker demektir. Bu yeni askerler, hem Türkleştirilmiş hem de Müslümanlaştırılmış yabancı uyruklu Hristiyanlardı. 8 – 18 yaşları arasında ailelerinden koparılan çocuklar Türk ailelerine verilir, onların yanında Türkçeyi, İslamiyeti ve Türk gelenek ve göreneklerini öğrenirlerdi. Daha sonra ocak eğitimine tabi tutulurlar aldıkları başarılara göre çeşitli görevlerde bulunurlardı.

Yeniçerilerin tek görevi asker olmaktı. Eski Türklerdeki çerilerle Osmanlılardaki yeniçeriler gözü peklik, yiğitlik ve cesurluk bakımından birbirleri ile özdeşti diyebiliriz ama gücün zayıflamaya başladığı dönemlerde çeri ile yeniçeri arasındaki fark ortaya çıkmıştır. Eski Türklerde çeriler devletin gücü zayıflasa da kanının son damlasına kadar savaşmış kağanının yanında olmuştur. Özgürlüğü uğruna koca Çin sarayını kırk kişi ile basmak bunun en açık göstergesidir. Osmanlıdaki yeniçeri ise imparatorluğun gücü nispetinde padişahının yanında olmuş, imparatorluğun gücü zayıfladığında güç dengesini değiştiren taraf olmuştur.

Osmanlıdaki yeniçeriler padişahları tahttan indiren, yeni padişahları tahta çıkaran taraf olmuştur. 17. yüzyıldan itibaren ne yazık ki yeniçeri demek siyaset demek, başıboşluk demek, bozgunculuk demek, isyan demekti. Bu durum 1826 yılına kadar devam etmiştir. II. Mahmut son derece kanlı bir şekilde Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış, hatta bu olaya tarihte Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) denmiştir.

Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ama hala olumsuz izleri devam etmekteydi. II. Mahmut bir gün kıyafet değiştirip geleni geçeni seyretmeye başlar. Bir süre sonra dükkanın önünden sol omzu yukarıda külhanbeyi tavırlı bir delikanlı geçer. II. Mahmut bu delikanlının saklanan bir yeniçeri olduğunu düşünür ve onu yakalatır.

“Ne yazık ki, bu muazzam ocağın ilk asırlardaki bütün şan ve şevketi unutulmuş, hatırlarda sadece son zamanlarında ortaya çıkan başıbozukluğu, itliği, kopukluğu kalmıştı. Bu yüzden on dokuzuncu asır başlarında bütün namuslu insanlar Yeniçeriliği edası,tavrı ve üslubuyla beraber ortadan kaldırmak istiyordu. Bu ortak arzu sonunda Vak’a-i Hayriyye ile hayata geçirilmiş, yeniçeriliğin izleri mezardan bile kazınmıştı. Artık önü ilikli katip nesli ikbal devrini yaşıyordu; genç kızların evlenmek için ideal olarak gördükleri erkek tipi kolalı gömlek ve setre pantolon giyen katibe dönüşmüştü. Bu devirde Osmanlı nesline bakan bir ecnebi, eski dövüşken, gür sesli ve erkek Osmanlıların oğullarını asla tanıyamazdı!”¹

18. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlıdaki kolalı gömlek, setre pantolon giyen ince ve güçlüklere dayanaksız erkek tipi sürmüş, 19. yüzyılın sonlarında ise İttihat ve Terakki ile beraber Harp Okullarında bıçak, silah aşığı komiteciler, serdengeçtiler ortaya çıktı. Devir Yakup Cemillerin devriydi.

Yıllar İttihatçıların aleyhinde ilerleyince devrimin ilk önce kendi çocuklarını yediği gibi Yakup Cemiller de ortadan kaldırıldı. Artık I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan millete yeni bir ruh gerekiyordu. Bu ruh, ne yeniçeri ruhu ne de komiteci ruhuydu; bu ruh başbuğunu -eski Türklerde başkomutan, başkan- asla yalnız bırakmayan vatan ve millet aşığı çeri ruhuydu. Yedi düvele meydan okuyan Mustafa Kemal Anadolu’ya ayak bastığında bu çeri ruhunu yeniden yaktı. Gencisi, yaşlısı; kadını, erkeği; yüreği vatan, millet, bayrak aşkıyla yanan Anadolu’nun yiğit evlatları bu çeri ruhuna güç oldu, kan oldu, Mehmetçik oldu ve Anadolu’nun kurtuluş mücadelesi bu çeri ruhuyla kazanıldı.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bu ruhu ne güzel özetlemiştir: “Benim yaratılışımda fevkalade olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedî olduğunu göstermelidir.” “Benim bir işaretimle bütün Türkler hudutlarda ölmeye hazırdır.”

 

¹ Bozgunda Fetih Rüyası, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 201

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir