Cumhuriyet Bayramına İthafen: Dipsiz Kuyu İnsanları

Şakakları zorlayan zifiri bir karanlığın hâkim olduğu dipsiz bir kuyuda, sağa sola çarpa çarpa telef olmaya terk edilmiş bir topluluğa; gün ışığını tekrar görebilmeleri için başlarını yukarıya kaldırmaları gerektiğini öğretmişti Gazi!

O dipsiz kuyuda başını kaldırmayı ve ışığı görebilmeyi başarabilenler, gün ışığının çok da uzak olmadığını fark ettiler. Ancak hepsinin birbirlerinden farklı düşünceleri vardı! Farklı yöntemleri, farklı hayalleri…

Bir kısım; gün ışığına ulaşabilmek için başkalarının omuz, sırt, kafalarına basmak gerektiğini düşündü ilk önce. Çevrelerinde bulunan, yani yılarca biçare bırakılmış, hor görülmüş, aşağılanmış, ezilmiş kalabalığın değersiz! omuzlarında yükselmekte bir sakınca görmediler. Kendileri gibi düşünen bir avuç insanla dikensiz bir gül bahçesi yaratma uğruna sildiler, yasakladılar, hapsettiler, zindanlarda çürüttüler. Resimlerini ve izlerini silmeye çalıştıkları Gazi oysa “ milletin gerçek efendisi” olarak o değersiz! kalabalıkları göstermişti onlara. Unuttular, onlar sayesinde elde ettikleri konumları, payeleri unuttular! Ancak zaman, her konuda yaptığı gibi, sert bir sille ile hatırlattı geçmişi kendilerine…

Başka bir kesim ise,  etrafta toplanan leş kargalarından uzanan iplerden medet umdular. Yukarı çıkabilmek uğruna sözler verdiler, kapalı kapılar ardında anlaşmalar imzaladılar. Bir zamanlar kafalarından bin bir zorlukla çıkarabildikleri yağlı urganı, kendi elleriyle yerleştirdiler boğazlarına. Teslim anlaşmaları imzaladılar utanmazca. Oysa Gazi’nin sözü hafızalardan silinmemişti henüz; “ hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle yükselebilsin! Tarih, böyle bir hadise kaydetmemiştir.”

Sonra yılarca omuzlarına basılan, ezilen, hor görülen kesim kendi bildiklerini okumaya karar verdiler. Bir çırpıda silkinip attılar omuzlarında kim var kim yok! Uğruna ezildiklerini düşündükleri Gazi’ye düşman oldular, kulaktan dolma kara çaldılar, küfrettiler. Aralarında en iyi kara çalanları omuzlarında yükselttiler. Bıraktılar artık gün ışığına ulaşmayı denemeyi. Yıllar yılı alıştırıldıkları alacakaranlık yeterliydi. İyice yerleştiler, kök saldılar! Kim, gün ışığını dillendirse ayıpladılar, aşağıladılar, kınadılar, hırpaladılar, geçmişten öç aldılar. Ta ki; herkese gün ışığının aslında olmadığını inandırana kadar!

Şimdi o dipsiz kuyunun insanları, geceleri kendilerine gün ışığını gösteren birilerinin var olduğunu gördükleri rüyalar görüyorlar. Ve sabah uyandıklarında ilk işleri, kendilerine bile unutturmak oluyor rüyalarını, hırpalanmadan- ayıplanmadan bir gün daha yaşamak adına bu alacakaranlıkta!

Öyle ya, şeytanın en büyük kurnazlığı, dünyaya aslında var olmadığını inandırmasıymış ya, işte o hesap!

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir