Devlet Nedir?

Zaman zaman iç sesimizle kendimize yönelttiğimiz “Devlet nedir?” sorusu hepimizin yanıt verebildiği bir sorudur aslında. Önemli olansa neden bu soruyu sorduğumuzdur. Son birkaç aydır ülkemizde yaşananlar, barış süreçleri ve son olarak henüz ölenlerin toprağa bile verilemediği Reyhanlı’daki patlamalar bu soruyu bir kez daha sorduruyor bizlere.

Arapça kökenli bir sözcük olan “devlet” sözcüğüne, Türkçede 1300’lü yıllarda rastlıyoruz ilk olarak. Arapçada “Talih, servet, iktidar” gibi anlamlara gelen sözcük* düşünce tarihi süresince çeşitli tanımlamalarla dile getirilmiş ve çeşitli fraksiyonlarca yüzlerce kez yorumlanmıştır.
Platon devleti, hiçbir insanın kendi kendine yetmemesi, insanların ihtiyaçlarını gidermek için başkalarının yardımlarına gereksinim duymaları sonucu devletin ortaya çıktığını savunur. Yine Platon devletin temel amacının da insanların ortaklaşa ve mutlu yaşamalarını sağlamak olduğunu dile getirir ve devleti kısaca tek tek bireylerin ortaya koyduğu bir organizma olarak tanımlar.

Aristo devlet hakkındaki düşüncelerini şu sözleriyle dile getirir: “Kendi gözlemlerimiz bize, her devletin iyi bir amaçla kurulmuş bir topluluk olduğunu söyler. ‘İyi’ diyorum, çünkü gerçekten bütün insanlar eylemlerinde iyi saydıkları şeyi elde etmeye çalışırlar. Öyleyse, bütün topluluklar şu ya da bu iyi şeyi amaçladıklarına göre toplulukların en üstünü ve hepsini kapsayanı da, “en yüksek iyi”yi amaç edinecektir. Bu bizim devlet dediğimiz topluluktur ve o topluluk türüne de siyasal denir.”

Jean Bodin ise devleti “Bir çok ailenin ve (bu ailelerin) ortak çıkarlarının egemen bir güçle, doğruluk üzere (yasa uyarınca) yönetilmesidir.” olarak dile getirmektedir.
Thomas Hobbes ve Hobbes’in izinde yürüyen düşünürler siyasi yükümlülüğün, yani bireyin devlete itaat etmek ve saygı göstermekle yükümlü olmasının gerekçelerini incelemiş ve devletin, tabiat halinin güvensizliğinden, düzensizliğinden ve vahşetinden kendilerini ancak egemen bir gücü tesis ederek kurtarabileceklerini kabul eden bireylerin gönüllü bir fikir birliğinin veya bir sosyal sözleşmenin sonucu olarak doğduğunu ileri sürmüşlerdir.

Devlet hakkındaki düşünürlerin yorumlarını Hegel’den Marks’a, Machiavelli’den Huntington’a, Descartes’ten Chomsky’ye genişletmek mümkün elbette. Hemen hemen bütün düşünürler “insan” unsurundan yola çıkarak bir devlet yorumu yaparken günümüz devletlerinin insan unsurunu ne kadar ön plana çıkardıkları hâlâ kafalarda bir soru işareti olmaya devam ediyor.

Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık** olarak tanımlanan devlet bazı temel amaç ve görevleri yerine getirmek zorundadır. Bu görev ve amaçlar anayasamızın 5. maddesinde şu şekilde dile getirilir:
Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.***
devletKafaların karışmaya başladığı nokta da bu temel amaç ve görevlerin yaşadığımız dönemde yerine getirilip getirilmediği sorunu üzerinde oluyor istemsizce zihinlerde. Yapılan tanımlamalar ve yaşadıklarımızı karşılaştırınca aradaki “oldukça yaman” çelişkileri görmezden gelmek ne yazık ki mümkün olmuyor.

Ne diyelim biz de “Allah devletimize zeval vermesin.” dedirtilen insanlar gibi başımızı önümüze eğip bile bile, göre göre, duya duya üç maymunu oynamaya devam mı edelim?

Engin AKALIN

*Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı
**tdk.gov.tr
*** 7 Kasım 1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir