Dokuz Yaşındaydı Veysel

Dokuz yaşındaydı güzel gözlü çocuk.

Dokuz yaşındaki kalbine ne büyük duygular sığdırmıştı adı “barış” diye.

Gülünce “barış” diye gözlerinin içi parlayan bir o kadar da yürekli çocuk.

Veysel… Küçük Veysel… Yaşı küçük, kendi büyük çocuk.

10 Ekim sabahı… Herkes için sıradan Veysel için çok büyük bir gündü. Çünkü o gün, içini kendince anlamlandırdığı kelimeleri haykıracaktı… “Barış” diyecekti, “özgürlük” diyecekti sesinin yettiği kadar. Hayatında ilk defa bir mitinge katılacaktı. Heyecanlıydı…

Sabah erkenden kalktı. O gün doğan güneşten daha çok yanıyordu içi. Kahvaltısını yaptı hızlıca. Tuttu babasının elini. Son kez baktı ablalarına. Gülümsedi onlara güzel yüzlü çocuk ve onun için “barış”ın dili olan sağ elinin işaret ve orta parmağını havaya kaldırarak salladı ablalarına karşı.

Zelal ve Fatoş, en küçükleri Veysel’in arkasından el salladılar. Bu bakışın, bu el sallayışın; son bakış, son el sallayış olduğunu bilseler, gönderirler miydi biriciklerini? Sıcak gülümsemeli kardeşinin önünde gerekirse dağ olurlar, onu göndermezlerdi.

Veysel, çok sevdiği babasının sıcacık elini tuttu. Ankara’nın bu erken saatinde, sokakların köşe başlarında gördüğü üç beş çöp bile onu bugün rahatsız etmiyordu. Başka günler, bu çöpleri görse insanların onlar yüzünden hasta olacağına üzülür, hatta bu çöpleri yere atanlara çok sinirlenirdi ama bugün başkaydı. Bugün, gün “barış” günüydü.

Ankara Garı’na yaklaştıkları her adımda hem heyecanı hem de insanların sayısı artıyordu. Kalabalık arttıkça babasını kaybetmemek için babasının elini daha kuvvetlice tutuyordu. Nihayet Gar’ın önüne geldiler. İnsanlar şarkılar söylüyor, “barış” diye bağırıyorlardı. Babası da “barış” sloganına yüreklice ses veriyordu. Küçük Veysel de babasının sesine ses verdi, “Barış!” dedi sesinin yettiği kadar.

Bir grubun halay çektiklerini gördü uzaktan. Başka bir grubun marş söyleyişleri geliyordu öteden. İçinde oldukları grubun “Barış!” sesine babasıyla beraber yüreklice tekrar ses verdiler. İçinden “Bu miting de çok güzel bir şeymiş.” diye geçirdi. Sonra “Keşke 3/A sınıfındaki arkadaşlarım da burada olsa. Ne güzel olurdu!” diye düşünürken babasının ses verdiği “barış” sesi yarıda kesildi.

“Ba…”

Kulak delici, iç yakıcı, rahatsız edici, insanı parçalayıcı bir ses duydu. Sesle beraber kendisini daha önce içine bindiği gondolun içinde zannetti. Çünkü kendisi az önce bulunduğu yerden biraz ileride ve biraz da yukarıdaydı. Gülümsedi gül yüzlü küçük Veysel. Sonra bir acı duydu başında. Babası, kurtarıcısı, geldi aklına.

“Baba! Baba!” dedi. Yoktu babası yanında. Sertçe düştü yere. Canı tekrar ve bir öncekinden daha çok acıdı. Elleri, yüzü, başı kan içindeydi. Korktu Veysel, daha önce korktuğu korkular gibi değildi korkusu.

Bir daha hiç o pamuk kalpli annesini göremeyeceği için korktu.

Bir daha hiç onu kanatlarının altına alan babasını göremeyeceği için korktu.

Bir daha hiç her istediğini yapan ablalarını göremeyeceği için korktu.

Bir daha hiç onu çok seven akrabalarını göremeyeceği için korktu.

Bir daha hiç sonsuz sevgi sahibi öğretmenini ve maç yaptığı, kavga ettiği, kovalamaca oynadığı arkadaşlarını göremeyeceği için korktu.

Bir daha batan güneşi, doğan ayı; yağmuru, sisi, bulutu, karı; geceyi, gündüzü göremeyeceği için çok korktu.

Ve on gün önce doğum gününde ona hediye gelen sarı lacivert saati ve kırmızı montunu hiç giyemeyeceği için korktu.

Bütün korkularını heybesine doldurup Hiroşima yüzünden ölen 11 yaşındaki küçük kız, Sadako Sasaki’nin 644. turna kuşuyla beraber sonsuzluğa kanat çırptı Veysel. Arkasında onu seven milyonlarca insan ve gönüllerde kapanmaz bir yara bırakarak.

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir