Gerçek Nedir?

önyargı

Gerçek, zihinle dış dünya arasında yapılan bir mutabakat olarak nitelenir. Mutabık olanlardan birinin bozulması, insan zihindeki gerçekliğin de bozulmasına yol açabilir. Tek bir zihnin gerçeklik algısının bozulması neyse de bir toplumda histeriye benzeyen bir süreçle gerçeklik algısının tahrip edilmesi felaketlere neden olabilir.

Gerçeklik algısının tahrip edilmesi her ne kadar zor bir süreç gibi görünse de asıl maharet algının ters-yüz edilmesidir. Bunun en tipik örneğini George Orwell’a ait kült distopik eser olan 1984’te görürüz. Romanda muktedir olanın dışında fikir geliştirmek yasaklanmıştır ve en büyük güç de cehalet olarak sloganlaştırılmıştır. Almanya’da yükselen Nazi faşizminin hızla dünyayı kasıp kavurmasını gören ve İspanya iç savaşında Franco’ya karşı bizzat savaşan Orwell, yakın gelecekte olabilecekleri çarpıcı bir biçimde sunar.

big brotherAncak günümüzde ve geçtiğimiz yüzyılda gerçeklik algısının tahrip edilmesine ve daha da ötesi ters-düz edilmesine olanak sağlayan en etkili illüzyon “sinema” olmuştur. Sinema ile “beyaz adamın” ayak basıp, yerli kültürleri soykırıma tabi tuttuğu gerçeği değiştirilmiş ve kafa derisi yüzen acımasız Kızılderili imajı piyasaya sunulmuştur. Beyaz adam için Amerika kafa derisi yüzen Kızılderililerden, Afrika ise insan eti yiyen yamyamlardan ibarettir. Medeniyet götürüldüğünde karşı çıkanlar ise bertaraf edilmişlerdir, hepsi bu! Milyonlarca dolar bütçelerle yapılan western filmleriyle tanışan tüm nesiller aynı tavrı takınırlar. Çocukların oyunlarında bile şerifin kızını kaçırıp ağaca bağlayan Kızılderili kötüyü, onu kurtaran yakışıklı sığır çobanı ise iyiyi temsil eder.

Radikal dinci örgütlerle bugün başı belada gibi gözüken Amerika için vaziyet, 1970’li ve 80’li yıllarda tam tersinedir. Afganlı mücahitlere silah taşıyan John Rambo, beyaz perdede Sovyet ordularına karşı Taliban ile birlikte savaşırken kutsal bir görev ifa ediyordu. Komünizm tehlikesine karşı Taliban ile yapılan bu işbirliği tüm dünya için hayranlık verici idi. Bugün ise aynı Amerika yine aynı illüzyonlarla beraber savaştığı grupların ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyor.

silence afişGerçeklik algısıyla oynamanın bir başka halini ise martin Scorsese’nin 2016 yapımı “Silence” filminde görüyoruz. Engizisyon denince akla gelen Avrupalı vahşiliğine ortak arayan ünlü yönetmen, çektiği son filmde Hıristiyanlığı Japonya’da yaymaya çalışan “pasifist ve sevgi dolu” Cizvit rahiplerin, Budist engizisyonerler tarafından işkencelere maruz kalmalarını sessizce anlatıyor. Katolik Kilise tarafından aforoz edilen, yakılan, zindanlarda çürütülen insanların çığlıkları hala Avrupa sokaklarında yankılanırken, algının ters-düz edilmesi görevi Bay Scorsese’ye verilmiş. Görevini de hakkıyla ifa etmiş.

trierAmerika denilince ünlü Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’den bahsetmeden geçmek olmaz. Üçüncüsünü henüz çekmediği “Amerika” üçlemesinin ilk iki filminde oldukça sert Amerika eleştirisi yapar. İlk film olan “Manderlay” da beyaz-siyah çatışmasını deneysel olarak dış dünyadan izole bir mekânda çeker. İkinci film olan “Dogville” ise Irak işgali sonrasında çekilir ve sinema salonlarında şok etkisi yapar. Aynı izole mekânı tercih eden Trier, filmin sonunda Amerika’yı kendi vahşiliğiyle baş başa bırakır.” Annelerden önce bebekleri öldürün ki izleyebilsinler” gibi acımasız repliklerle örülü film ile ilgili kendisine soru sorulduğunda ise şu yanıtı verir:

“ Amerika büyük bir devlet, güçlü de. Güçlü olana merhamet yakışır ama onda merhamet yok.”

black-mirror

Yani gerçekliği tüm çıplaklığıyla seyircinin önüne serer. Gerçeklik algısını çarpıtmak için değil ayna vazifesi görmek için kullanır. Bu ayna görevini en iyi yapan yapımlardan birisi de “Black Mirror” dizisidir. Özellikle gerçeklik algısının bozulmasının ne sonuçlar doğuracağı oldukça çarpıcı bir biçimde sunulur. 3.sezon 5. Bölümde askerlere yapılan yüz implantları ile düşman olanları yaratık gibi gösterme kabiliyeti, bahsettiğimiz gerçeklik algısıyla oynanmasının bir adım ötesini sunar bize. Artık halkı ikna etmeye gerek yoktur. Beyne ve gözlere yerleştirilen bir implantla savaşılacak herkes yaratık gibi görünmektedir. Senaryo olarak bile olsa ilham verici değil mi?

Peki, neyin gerçek neyin tahrip edilmiş olduğunu nereden anlayabiliriz? Zihnimiz ve dış dünya arasındaki mutabakatın sağlamlığına nasıl güvenebiliriz?

Sanırım bu sorunun net ve tek bir yanıtı yok. Ancak farklı okumalar yaparak, farklı tarzlarda filmler izleyerek ve verilmek istenen alt metinleri de atlamayarak bunun farkında olabiliriz diye düşünüyorum. Bir de sanırım yapılması gereken vasatın rüzgarına kapılmamak.

Bir bilge şöyle öğüt veriyor: “Yığın psikolojisi aldatıcıdır, gevezelikten uzak durup kendini yetiştirmeye bak.” Sanırım yapılacak en iyi şey bu…

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir