Hatırlar mısın?

Hatırlar mısın?

Bizim bahçenin tam köşesinde bir söğüt ağacı vardı. “Nerden çıktı şimdi bu söğüt ağacı?” deme. Anlatacağım. Ama evvela 50-55 sene öncesine gidip geçmişte bir gezintiye çıkalım ve gözümüzde kalan o çocukluk hatıralarımızı biraz canlandıralım.

Şimdi gözlerini kapat ve düş peşime. 1960’lardayız. Hani Tatvan’dan Bitlis’e gelirken yol boyunca Norşen, Papşen, Elaman Hanı, Boryan, Por, Mezre gibi köyler vardı. Papşen bulağına kadar birlikte akan Bitlis Çayı ve Tatvan Yolu burada ayrılır, çay Dideban’ın eteklerindeki Sapkor Köyü’nün ve bizim aşağı bahçelerin arasındaki yarı uçurum ve derin olan kendi yatağına akarken, Tatvan Yolu da o zamanlar süvari alayı olarak hatırladığım askeri kışlanın içinden geçerek içe doğru kavis çizer ve derinleşen bir dönemeçle köprüyü de (altından Kültepe ile kışla arasından küçük bir şelale oluşturup tam da Mahallebaşı Gölü’nün yanından Bitlis Çayı’na karışan Mezre Çayı geçen) geçtikten sonra tekrar u istikametinde yokuşu tırmanıp düzleşirdi.

Sağda Nafıa Müdürlüğü, solda Mahallebaşı Mezarlığı Kültepe’yi geçerek biraz ilerdeki bizim yegane top sahamız olan Han Tarlası’nın başındaki askeri hanın önünde, Mezre’den gelen ohçun toplamaya gittiğimiz dağ yoluyla kesişirdi. Daha sonra karakolun önüne kadar devam eden yol burada aşağı yol, yukarı yol diye ikiye ayrılırdı. İşte orada, ortasında büyük bir elektrik direği olan meydanımsı bir yer oluşmuştu. Buraya kadar iyi geldik sanırım.

Şimdi elektrik direğinin dibinde duralım. Önümüzde karakol olsun. Sağımızda Şerbetçi’lerin o kat kat bahçeleri olan güzel evi, Remziye Abla’ların evi, sonra sizin evleriniz ve Karayılanlar. Solumuzda Rıza Amcanın bakkal dükkanı, muhtargilin mahallesi, Sıddık Usta’nın kereste atölyesi, Çiro’nun bakkal dükkanı ve bir köşesinde namaz taşı da bulunan kavaklığın başındaki Mahallebaşı Bulağı.

Bulağın yanından, muhtargilin mahallesine, Otoların poğanına sapmadan Şahingil’in evine doğru giderken sağdaki ilk bahçe bizim bahçeydi. Ve o söğüt ağacı da o bahçenin bulağa en yakın köşesindeydi. Eminim hatırlamışsındır. Çünkü bizim bahçeye, bütün çocukların bildiği, girilmesi ve aynı zamanda kaçılması en kolay köşeydi.

İşte o söğüt ağacının olduğu köşede yüksekçe örülü bir duvarla bizim bahçe biter, hemen bitişikteki Tahsildar Hakim Amca’nın (karısı vardı Aynur, bir de horoz şekeri yapan kaynı vardı) vişneliğini çevreleyen duvar başlardı. Bu duvar boyunca devam edip, Behçet Amcagil’in evinde son bulan Otolar’ın poğanı aynı zamanda gülle oynamaya en uygun “loğ”umuzdu. Hep orada gülle oynardık, tabi her an Tijo, Halil, Zafer baskınlarına karşı dikkatli ve kaçmaya hazır. Bazen diğer mahallelerden de oyuncu gelirdi ve o zamanlarda gülle oyunu sanki milli müsabakalara dönüşür hatta kavgalar olur, işin içine büyükler bile karışırdı.

Ben her gün o poğana erken gelip, oyunda “baş”, “het” hiç değilse bir “başardı” veya “hetardı” konumunu kapmak için sofrada vakit kaybetmez; lavaş, kalin, çarşı ekmeği ne bulursam arasına bir şeyler tıkıştırıp, soluğu o söğüdün olduğu köşedeki duvarın üstünde alır, sizlerin gelmesini beklerdim.

Yine bir gün o söğüdün altında sizleri beklerken, bir adam, bir kadın ve yanlarında bizim yaşlarımızda güzel yüzlü bir çocuk gördüm. Tatvan yönünden gelip çarşıya doğru yürüyorlardı. Ellerinde yoğurt ve yumurta gibi şeyler vardı. Kereste atölyesini geçtiler, bulağın yanından aşağı yola saptıkları sırada, karakoldan iri yarı esmer bir polis vardı ya, o çıktı ve adamı yanına çağırdı, başındaki egali göstererek ve bağırarak ona şiddetli bir kaç tokat attı. Egal bir tarafa, adam bir tarafa savruldu. Adam ufak tefekti. Esas duruşunu bozmamaya çalışarak başından düşen egali almaya eğilince, polis bu sefer egale bir tekme savurdu. Bu arada kadın geri geri yürüyerek gelip bulağın yanındaki o siyah taşa oturdu. Galiba ağlıyordu. Çocuk ise sanki olanı biteni görmemek için onlara sırtını dönmüş yerdeki taşları tekmeliyordu. Bu arada polis adamı karakolun bahçesine götürdü. Bahçede yığılı duran odunları yarma cezası verdi.

Meğerse egal takmak yasakmış. O zaman büyükler söylemişti. Oysa ben egali köylünün başına özene bezene sardığı bir şapka, bazen güneşten yağmurdan korunmak için bir atkı, bazen namaz vakti üzerinde namaz kıldığı bir seccade, bazen yere serip üzerinde yemek yediği bir sofra, bazen de içine öteberi koydukları bir bohça olarak bilirdim. O çocuk aklımla ben bu yasağa bir anlam verememiştim. Ama büyüklerin mutlaka bir bildiği vardır diye düşündüm. Polis her zamanki gibi oradaki en yetkili emir kuluydu.

Daha sonra sizler geldiniz. Gülle oynamaya daldık. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz oyunu bitirip Han Tarlası’na top oynamaya giderken baktım adam hala odun yarıyordu. Kadın ve çocuk ise onun cezasının bitmesini bekliyorlardı.

1960’lardan bu güne gelinceye kadar içinden geçtiğimiz o meşakkatli süreç gözönüne alınırsa, hani deriz ya “şimdiki aklım olsaydı”; şimdiki aklımla düşündüğümde, egal öyle suçsuz ve temiz kalıyor ki. Aklımda kalan şey ise karısı ve çocuğu önünde hakaretlere uğrayan bir baba, elinden bir şey gelmeyen ancak kinlenebilen bir anne ve eş, çarşı hevesi kursağında kaldığı bir yana babasına ve annesine üzülen, polise de kızan bir çocuk. Bir de belki bunu yaparken içi kan ağlayan emir kulu bir polis.

İsimlerini bilmem, köylerini bilmem, daha sonra da hiç rastlamadım, polis hariç. İsim önemli mi? Köy önemli mi? Hepimiz geriye doğru dikkatlice bakarsak buna benzer olaylar yaşamışızdır.

Aradan geçen 50-55 sene sonra ben de durup geriye baktığımda aklıma herkes gibi çocukluk gelir. Ve o söğüt ağacının altında hayal ederim kendimi. Sanki oraya şimdi gitsem her şeyi ve herkesi yerli yerinde bulabileceğim gibi bir heyecan duyarım.

Ama gel gör ki, bu gördüğüm olay gelip boğazıma takılır. Bir türlü unutamam ve kendimi hep o çocuğun yerine koyarım.

Ve o gün korkuyla karışık bir merakla duvarın arkasına sinip bütün olan biteni bir anlam veremeden seyreden 10 yaşlarındaki ben, bugün şimdiki aklımla o babadan, anneden, polisten çok o çocuğu düşünürüm.

O çocuk şimdi yaşıyorsa ve nerede nasıl olursa olsun, o da benim söğüt ağacını unutmadığım gibi, eminim Mahallebaşı Bulağı’nın yanındaki siyah taşı unutamamıştır.

Ne dersin?

Bu çocuk her şeye, ama her şeye rağmen insan çizgisinden ayrılmadan, kötüye ve kana bulaşmadan, yaşamını sürdürüp, kendini yetiştirmiş, etrafına da faydalı olmuş, dahası yaşadığı olaylardan kin değil, kan değil, kardeşlik, barış ve birlik üzerine dersler sunar bir konuma gelmişse -ki ben hep öyle umut ettim- ne dersin, ben şimdi bu çocuğu bulup, alnından öpüp, onu diğer adayların arasına katarak bir dördüncü aday olarak gösterebilir miyim?

Bir öğretmen ve bir hukukçu, bir baba, bir oğul, bir eş, nihayet bir insan olarak ne dersin?

Mümkün müdür?

Abdullah BİLGEN

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir