Hayvanat Bahçeleri ya da Bahçesi Olmayan Hayvanlar

“Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”* diyor Hindistan’ın en büyük lideri. Sokakta özgür bir şekilde dolaşan hayvanların olduğu bir ülkede bu cümlenin ifade ettiği düşünceyi dile getirmek kolay elbet. Peki ya sevgili ülkem?

Bagajda taşınan inekler…

Tecavüze uğrayan hayvanlar…

Körpe et adına kesilen kuzular…

Av sporu adı altında avlanan kanatlılar…

Kürkü için siyanürle zehirlenen tilkiler…

Kavga ettirilen, etmeyince kesilen horozlar…

Eve hapsedilip kısırlaştırılan kediler, köpekler…

Birkaç metre ip için kaynar suda haşlanan ipek böcekleri…

Ekinlere zarar verdiği gerekçesiyle öldürülen ayılar, domuzlar…

Kurban Bayramlarında özgürlüğe kaçmak isterken tekmelenen, vurulan, uyuşturulan hayvanlar…

Dövülen, kesilen, sakatlanan ve daha onca çok olayla uzatabileceğimiz zulüm gören hayvanlar…

Tüm bu yaşananlar birçok dünya ülkesinde yaşanıyor belki de ama bu bizi, bizim ülkemizi, bunları yapıyor olmamız adına haklı çıkarmaz.

Bir de hayvanların sergilendiği alanlar var: Hayvanat bahçeleri.

Benim bugünkü yazımın temel konusu…

Slogan olarak “doğal yaşamı destekleme” sözlerini kullanan bir kurumun tamamen ticari bir anlayışla işletilmesini anlamakta güçlük çeksem de biliyorum ki kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser**miş.

Her şey giriş kapısında başlıyor aslında, eğer gözünüz hayvanat bahçesinin girişindeki yüzlerce (ana, ilk, orta) okul öğrencisinden korkmuyor ve bilet alabilmek içinde karmaşanın içinden bir görevli bulup içeri adımınızı atabiliyorsanız, şaşkınlığa hoş geldiniz.

Burası ne kadar kalabalıkmış böyle düşünceleri zihninizi tırmalarken hemen yanınızdaki bir rehberin gezdirdiği minik öğrencilere megafonuyla yaptığı anonslardan bu düşüncelerden hemen sıyrılıyorsunuz. “Megafonla anons mu? Hayvanlar rahatsız olmuyor mu?” Bu sorular kafanızdayken neyse bir bakalım deyip ilerlemeye devam ediyorsunuz. İlerledikçe yürüyüş hızınız biraz daha artıyor. Bir an önce kalabalık grupların bir, bir buçuk metrelik genişlikte yollarda(!) oluşturdu keşmekeşten uzaklaşmak istiyorsunuz. Attığınız her adım canınızı biraz daha acıtıyor. Esaret altına alınmış hayvanlar görmeyi bekliyorsunuz elbette hayvanat bahçelerinde ama onların durumlarını görmek… Hayvanların yüzlerindeki mutsuz ifadeler minicik kafeslerin içindeki bakımsızlığı görmenize engel oluyor. Yine bir “neyse” çekip güzel şeyler de vardır elbet diyerek kalabalığın içinde yol bulmaya çalışıyorsunuz kendinize. “Güzel olan şeyler nerde?” derken bir bakıyorsunuz ki çıkış kapısına gelmişiniz. Sakın ola ki sakinleşmek için siz de kafeteryalardan birinde oturmak gafletini düşmeyin. Yüzlerce çocuğun dolaştığı yerdeki fiyatlar canınızı bir kez daha sıkıyor. Çıkış kapısındaki “hediyelik eşya” bölümü işletmenin ticariliğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Ne diyeyim, ahlaki gelişimin ölçütlerinden biri de hayvanlara verilen değermiş yazmıştım başlarken. Bizimki de ortada olsa gerek…

Biliyorum ki, kapatılsın bu kurum, hiç olmazsa hayvanlar acı çekmekten kurtulur desem, kralın çıplak olduğunu söylemiş olacağım. Ticari işletmeler arz talep ilkesine göre varlıklarını devam ettirirmiş. Belki de biz talep etmezsek belki de…

*Mohandas Gandi

**Karl Marks

Belki bunları da beğenirsin...

1 Yorum

  1. Serkan Çetin diyor ki:

    eline sağlık, hayvanat bahçeleri en huzursuz olduğum yerlerden…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir