Hem Yara Hem Bıçağız

Jean Paul Sartre 1958’de yazdığı bir yazısında, Fransa’nın Cezayir’de yaptığı işkence ve zulümler karşısında şu tarihi saptamayı yapıyor ve bu saptama kamu gücünü elinde bulunduranların zihinlerinden bir an olsun çıkarmamaları gereken bir saptama:

“Kendisine, ‘eğer tırnaklarımı sökerlerse konuşur muyum acaba? Sorusunu sormadan ölenler şanslıdırlar. Çocukluk çağını atlatır atlatmaz kendisine şu soruyu sormak zorunda kalmamış biri daha şanslıdır: ‘eğer dostlarım, silah arkadaşlarım, üstlerim, gözlerimin önünde, bir düşmanın tırnaklarını sökerlerse ne yaparım?’” (Hepimiz Katiliz, s.48)

Yukarıdaki örneği Sartre, Cezayir’e gidecek ordu mensupları için söyler. Ve yazısının ilerleyen bölümlerinde, ortaya dökülen iğrenç ve bir o kadar da aşağılık bir sistematikle devam eden işkenceler karşısında toplumsal sorumluluklarını da Baudelaire’in ünlü dizeleriyle sadeleştirir: “ Hem yara, hem bıçağız.”

Çeşitli amaçlarla düzenlenen gösterilerde, karşısındaki insanları yaşlı, genç, hasta, kadın, erkek ayrımı yapmadan acımasızca coplayan, su sıkan, biber gazına boğan kamu gücünün içinde bulunduğu durumun da yukarıda verilen örnekten pek farkı olmadığını söyleyebiliriz. Çoğu dört yıllık fakülte mezunu olan ve işsizlik sarmalından kurtulmak adına polisliği tercih eden bu genç kuşağın gözlerindeki kin bir ölçüde çaresizliğin de kinidir.

Kısa bir süre öncesine kadar, televizyon başında, kafasına botla bastırılan öğrenci ya da işten atılmış işçileri gördüğünde yüreği sızlayan,  “Bu kadarı da olmaz, olmamalı!” diyen o genç vicdan; faturaların, ev kirasının, çocuk mamasının da omuzlarına bindirdiği yükle, elindeki copu tereddüt etmeden babası yaşındaki emekli öğretmenin sırtına vururken bulur kendini!

Yani bir zamanlar kendini bot altında ezilen bir öğrenci yerine koyarken, artık taraf değiştirmiş ve ezen bot olmuştur!

Gün bitip evine döndüğünde, muhtemelen vicdanına haklılığını kabullendirmek için türlü bahaneler sunacaktır. Çoğu kez bunu başarmıştır da. Bunu yapmasında en büyük yardımcısı da kamu gücünü ellerinde bulunduranlar ve onlara güdümlü hareket eden yapışkan, vıcık vıcık yağdanlıklarıyla medya olacaktır. Ve her şey o şekilde cereyan eder. Kamu otoritesi, en üst mevkiden haklılıklarını anlatır, aynı anda canlı yayına geçen televizyon kameralarından. Hatta ideolojik sapkınlıkları bile dillendirilir eyleme katılanların.

Tüm bunların yaşanmasına rağmen, içinde buruk bir yan kalır o genç vicdanın. Haklıdır haklı olmasına ama bu burukluğu bir türlü açıklayamaz. Oysa o burukluk, hala içeride bir yerlerde var olmak için çırpınan bot altında ezilen öğrencidir, içine biber gazı sıkılan işçi gözüdür, oğlu yaşındaki memurdan sırtına cop yiyen emekli öğretmenin gözyaşıdır.

Yanlış anlaşılmasın sakın, gözyaşı, canı yandığı için akmaz o emekli öğretmenden. Genç vicdanların bu kadar kolay taraf değiştirmelerine neden olan bir sistemin parçası olmasındandır gözyaşları. Bir de tepkisizlikle kuşatılmış olan diğerlerinin bir başına bırakmalarıdır kendisini…

Belki bunları da beğenirsin...

Bu yazıya toplam 2 tane yorum yapılmış.

  1. Yazınıza, resimleri daha iyi yerleştirirseniz sevinirim. Saygılarımla….

  2. Serkan Çetin diyor ki:

    uyarınız için teşekkürler bu arada, gereken düzenlemeler yapılmıştır:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir