Kieslowski’den Üçlü Bir Senfoni: Mavi, Beyaz, Kırmızı

“Kieslowski… Senfonik filmler besteleyen adam”

Bir ekşi sözlük yazarı böyle diyor O’nun için. Sinema tarihinin en senfonik üçlemesi yapılsa ilk sıraya konulacak eser hiç şüphesiz “Üç renk: mavi, beyaz, kırmızı” olurdu.

Neden bu kadar geç izlediğime pişmanlığımı yine ustanın notalarla gözlerimize aktardığı duyguyla karşılık vermeliyim sanırım: yazgı! Yine de Akif Kaan Hoca’mın sayesinde -film konusunda tarikat kursa gözüm kapalı mürit olurum- geç de olsa tanışmış olmayı da üstadın Kırmızı” sının finaline atfen aynı mefhumla açıklarım: yazgı!

Mavi:

juliet vignonBenim için üçlemenin en iyi filmi. Müzikler ve oyunculuklar o kadar muhteşem ki o kadar birbirini tamamlamış ki kelimeler yetersiz kalıyor betimlemeye. Bu etkinin sahiplerinden birisi de “Mavi” nin zirveye çıkmasına neden olan Julie Vignon (Juliette Binoche) . Hüznü, aşkı, mutluluğu, sevgiyi gözleriyle anlatan kadın. Gözlerine bu kadar hüzün yakışan, adeta gözleriyle oynayan bir sanatçı bulmak, muhteşem! Özgürlüğü eskide kalan ne varsa bırakıp kaçışta arayan ve fakat kendinden kaçamayacağını anlayan hüzünlü kadın: Julie! Nietzche’nin kulaklarını çınlattığı kadın: “ Özgürlük kime? Uzun süre hükmedecek bir şeyler arayan ve en sonunda kendinden başka hükmedecek hiçbir şey olmadığını anlayana”

Ve filmin sonunda beliren, Preisner’in muhteşem notalarıyla birleşen Aziz Pavlus’un cümleleriyle bitirelim “mavi”yi! Dücane Cündioğlu’nun “söyle, müminiyle, kafiriyle hepimizi kanatları altına alacak olan Tanrı hangisi” sorusuna Kieslowski’nin cevabıyla:

“Eğer meleklerin sesiyle konuşsam, ama sevgim olmasaydı, ses çıkaran bir bakırdan farkım kalmazdı. Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim”

Beyaz:

beyazPek çok izleyici gibi benim de ilk filmin etkisiyle daha büyük beklentiler umduğu ancak pek de umudun karşılanamadığı bir ikinci film. Varlıktan hiçliğe ve sonra hiçlikten eşitliğe düşen bir anti kahramanın hikâyesi! Bir valiz ile başlayan film valizden biraz daha büyük bir hücre ile sona eriyor. Varlıkta eşit olamadığı eski, güzel karısıyla hiçlikte eşitlenen bir adam Karol Karol! Sırf bu anı yaşamak için ruhunu şeytana satan bir anti kahraman. Goethe’nin “Faust” undaki gibi bilgi ve güç için olmasa da intikam için ruhunu şeytana satan Karol’un hikayesinde en sevdiğim sahne ise, Karol’un hakim karşısında eşitlik nerede diye bağırırken bir anlık da olsa Juliet Binoch’un belirdiği o an!

Kırmızı:

kırmızıHaneke’nin Amour filminde de başrolde olan usta oyuncu Jean-Louis Trintignant’ın komşularının mahrem konuşmalarını dinleyen emekli bir yargıç rolünde karşımıza çıktığı üçlemenin ve ustanın son senfonik eseri. Adalet, yazgı, kader, karar, suç ve ceza gibi pek çok kavramı sorgulayan ve ilahi olanın mutlak olduğuna, yazgı ve kaderin özgürlük denen illüzyona nasıl da mani olduğuna son sahneyle nokta koyan bir film. Son sahneyi gördükten sonra filmleri bir kez daha izleme dürtüsü doğacağına eminim.

Film boyunca göze sokulan temel metafor ise telefon. Aşklar da kavgalar da aldatmalar da hep telefonda. Yüzü dev afişlerle sokakları süsleyen imrenilesi bir kadının varlığına şahit olurken bir yandan da çalan telefona yetişmeye çalışan bir yalnızlıkla sarsılıyor insan.

Adeta Julie’nin (Juliette Binoche) aradığı özgürlüğü tiksinerek yaşayan ve telefonda duyabildiğimiz bir sesle hayata bağlı bir kadın, Valentine! Ve hayatındaki doğruları sorgulamasına yardımcı olan emekli bir yargıç ile paylaştığı saf bir duygudaşlık, tıpkı kardeşlik gibi. Neden böyle? Öyle olmak zorunda! Çünkü bu yazgı!

Ve yazgı yargıcın dudaklarından şöyle dökülüyor: “ seni dün gece düşümde gördüm Valentine! Ellili yaşlardaydın ve sabaha mutlulukla uyanıyordun. Yanında ise hiç tanımadığım birisi yatıyordu!”…

Filmleri ardı ardına üç gece ve mümkünse yüksek sesle izlemenizi tavsiye ederim.( Hala benim gibi gecikenler varsa tabi) Ve özellikle filmleri izledikten sonra filmin müziklerini yapan Zbigniev Preisner’i de mutlaka dinleyin.

 

 

 

 

 

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir