Kimlik ve Şiddet

Nobel iktisat ödüllü Hint asıllı ABD’li Profesör Amartya Sen’in 2006 yılında kaleme aldığı eserden bahsetmek istiyorum: Kimlik ve Şiddet.

Hala Harvard’da derslerine devam eden yazarımızın eseri bugünlerde mutlaka okunması gereken kitaplardan. Fransa’da yaşanan Charlie Hebdo saldırısının da temelinde yer alan radikal dinci örgütlenmelerin nedenleri ve nasıl önlenebileceği üzerinde kafa yoran yazarımız oldukça çarpıcı tespitler ortaya koymuş.

charlie hebdoDünyamızın çepeçevre sarılı olduğu nefret suçlarının, terör saldırılarının, radikal örgütlenmelerin kökenini yarımız şöyle izah ediyor: “ insan kimliğinin tercihsiz bir biçimde tekilliğinde ısrar etmek sadece bizleri küçük düşürmekle kalmaz, aynı zamanda dünyayı da alev almaya hazır hale getirir.”(1)

Evet, farklı aidiyetlerimizi ve kimliklerimizi ortadan kaldırıp güçlü ve eleştirilemez bir kategorileştirme ile –ki bu ancak din ile yapılabilir- teke indirgemek her türlü fanatikliğin temel gıda kaynağı olmuş durumda.

Aslında hepimizin farklı aidiyetleri var. Sözgelimi bir kişi hem Müslüman hem çevreci hem kadın hakları savunucusu hem bir cemaat mensubu hem bir Fenerbahçe taraftarı hem de avukat olarak baro üyesi olabilir. Ve aynı kişinin aidiyetleri arasında tercih yapabilme özgürlüğü vardır. Bu özgürlük fanatizmin ve radikal örgütlenmelerin sindirip yok ettiği en temel özgürlüklerimizdendir.

yahudi sorunuJean Paul Sartre “Yahudi Sorunu” isimli kitabında şöyle savunur bu görüşü: “ İsrailoğullarını birleştiren ne dinleri ne de topraklarıdır. Eğer bugün aralarında bir bağ varsa ve eğer hepsi aynı adı taşımak zorunda kalmışlarsa bunun nedeni, kendilerini Yahudiliğe odaklayıp damgalayan bir ortamda yaşamak zorunda kalmalarıdır…Yahudi’yi yaratan yalnız antisemitizm(Yahudi düşmanlığı)dır. “(2)

Sartre’ın bu tespitine Amartya Sen şu katkıyı yapıyor: “ 1930’lu yılların barbarlığı Yahudilerin, Yahudilikten başka herhangi bir kimlik edinme özgürlük ve güçlerini yok etmiş olsaydı bu Nazizm hesabına kalıcı bir zafer olurdu.” (3)

Tarihsel bu tespitlerden de anlaşılacağı üzere, haçlı seferlerinden yüzyıl savaşlarına, faşist hükümet zorbalıklarından Nazizm’e kadar pek çok katliamın ardında hep aynı taktik var: kimliklerin tekilleştirilmesi. Burada yapılan temel yanlışlık yazarımıza göre Dünyamızı bir insanlar topluluğu olarak değil de dinler ve uygarlıklar federasyonu olarak görmek. Batı dünyasında çok popüler olan “Medeniyetler Çatışması” tezinin sahibi Huntington’da kişiyi temelde bir uygarlık mensubu olarak ortaya koyar ve tek boyuta indirger. Bu durumda da çatışma olağan şekilde zaten başlayacaktır. Kimliklerin kaldırılıp tekilleştirilmesi çatışmayı tetikler: Kürt-Türk çatışması, Hindu-Müslüman çatışması, Protestan-Katolik çatışması gibi.

Aynı durumu diğer bütün fanatik davranışlarda da görebiliriz. Stadyumlarda birbirlerine saldıran futbol holiganlarının tekil kimlikleri o anda tuttukları takımları olmuştur. Ne doktor olmaları ne öğretmen olmaları ne de Hıristiyan olmaları o an için ön planda değildir. Gurup psikolojisiyle birlikte tekile indirgenen ve karşı takımı düşmanlaştıran şey sadece taraftarlık aidiyetleridir.

Burada tartıştığımız temel mesele aslıda hangi kimliğin tercih edilmesi meselesi değil, tercih edebilme özgürlüğümüzün olup olmadığı meselesidir. Burada da devreye devletler ve hükümetler devreye girer.

ışidBatıda çokça dillendirilen “İslami terörizm” kavramına karşılık olarak, en başta kendi ülkelerini korumak amacıyla, devlet başkanları kamuoyu önüne çıkıp gerçek İslam’ın bu olmadığına, hoşgörü ve barış dini olduğuna vurgular yaparlar. Çoğunlukla da bunu iyi niyetle yaparken söz konusu dinin en etkili kişileriyle birlikte “ılımlı İslam önderleri” ile yapmayı deniyorlar. Peki, bu ne kadar etkili oluyor? Kimin gerçek Müslüman kimin sapkın olduğuna kim nasıl karar verecek? İşte burada yazarımız şu can alıcı tespitleri ortaya koyuyor:

“Batılı liderlerin sık sık İslam dininin ılımlı ve gerçek sesinden bahsetmeleri ve bunu yaparken ılımlı gördüğü dini önderlerle bunu yapmaları, dinsel olmayan kurum ve hareketlerin öneminin azalmasına karşılık, dinsel otoritelerin sesinin daha yüksek ve güçlü çıkmasına neden oluyor. Söz konusu dinleri politik ve sosyal tutumlarına göre yeniden tanımlama çabasının yanı sıra, dinsel liderleri ve din adamlarını da politik davalara destek olsunlar diye seferber etmeye çalışmak, insanların kendi alanlarında sahip oldukları din dışı değerlerin önemini arka plana itmektedir.

Mollaların ve din adamlarının doğrudan dinle ilgisi olmayan alanlarda rol oynasınlar diye seferber etme çabaları cami ya da diğer mabetlerde elbette bir miktar işe yarayabilir. Ama bu durum aynı zamanda dinleri gereği Müslüman olan ve özü itibariyle politik ve sosyal nitelikli sorunlar konusunda bir şeyler yapabilecek olan ve fiilen de yapan insanların sivil girişimlerini arka plana iter, tam da güçlendirilmesine büyük bir ihtiyaç duyulduğu zamanda…”(4)

Bu son tespitlerin ardından sanırım konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Özellikle ülkemizde yaşanan son gelişmeleri de bu bağlamda değerlendirmek ileride olacakları öngörmek açısından zihin açıcı olacaktır.

……………………………..

  • Kimlik ve Şiddet, Amartya Sen, s. 36
  • Yahudi Sorunu, J.P.Sartre, s. 60,62
  • Kimlik ve Şiddet, Amartya Sen, s. 28
  • Kimlik ve Şiddet, Amartya Sen, s.96

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir