Kore Sinemasından: Snowpiercer

Amerikan sinema endüstrisinin kalbi olan Hollywood’ın yapımlarından sıkılanlar için yeni bir kapı açan Kore sineması olaylara farklı bir bakış açısı sunması ve alışılagelmiş oyunculuk deneyimlerinin dışına çıkmasıyla son yıllarda farklı bir arayış içinde olan izleyiciler için önemli bir kaçış kapısı oldu.

Bu yazımda son yıllarda sinemada oldukça popüler olan “distopik bir dünya” konulu filmlerden birini, üstelik Kore yapımı bir filmi anlatmak istiyorum.

snowpiercer

IMDb’den 7,0 gibi (Kore filmlerini sevenler IMDb’nin vermiş olduğu bu puanı ne kadar dikkate alacakları elbette tartışılır.) yüksek bir ortalama alan 2013 yapımı Snowpiercer, dram ve bilimkurguyu iç içe sunan yapımlardan biri. Joon-ho Bong’un yönetmiş olduğu film Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton, John Hurt, Ed Harris ve Octavia Spencer gibi oldukça iyi bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıyor. Yönetmen Joon-ho Bong da filmin oyuncularından biri Namgoong Minsu karakteriyle karşımıza çıkan Bong, yönetmenliğinin yanı sıra oyunculuğuyla da göz doldurmayı başarıyor.

Jacques Lob, Jean-Marc Rochette ve Benjamin Legrand gibi isimlerin yazar / çizerliğini yaptığı Le Transperceneige adıyla yayımlanan post apokaliptik* bir çizgi romanın sinema uyarlaması olan film, çizgi romanların sinemaya uyarlanmış iyi örneklerinden birini karşımıza çıkarıyor.

Doğayı katleden insanoğlunun onu düzeltmek isterken daha da kötü bir sonuç ortaya çıkarması gerçeğini ortaya koyan film, özgürlükler, doğal seçilim ve hiyerarşi gibi temalara da göndermeler yapıyor.
Hollywood filmlerinden sıkılanlara tavsiyemdir.

___________________________________________________________________________________________________________________

*Post apokaliptik: Kıyamet sonrası bilim kurgusu, bilim kurgu edebiyatının bir alt türüdür ve nükleer ya da biyolojik savaş ile nükleer, biyolojik, ekolojik, jeolojik ya da kozmolojik felaketlere bağlı olarak dünyanın sonunun gelmesini ve böylesi büyük yıkımlar sonucu sağ kalan insanları nasıl bir hayatın bekleyebileceğini konu edinir.

Bu tarzın ilk önemli çalışması, Mary Shelley’nin 1826’da yayımlanmış The Last Man (Son Adam) adlı eseridir ve insanlığı yok olmanın eşiğine getiren bir veba salgınından sağ kalanları anlatır. 1950’lerde, nükleer savaşa bağlı yok olma tehdidinin çok canlı olduğu Soğuk Savaş döneminde bu alt tür çok öne çıkmış ve popülerliğinin zirvesine ulaşmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte o döneme ilişkin tehdit algıları günümüzde değişikliğe uğramıştır ama bugün için de insanlığı beklediği öne sürülen çeşitli tehditler söz konusudur. Buna bağlı olarak da kıyamet sonrası hikâyeleri yine güncel ve popülerdir.

Kıyamet sonrası bilim kurgusunun çekiciliği; macera yaşama, yeni ufuklar keşfetme, bir yıkım sonrasında sağ kalarak yeniden başlama ve bugün bildiklerimizle öylesine yıkık bir dünyada kalmanın nasıl olacağına ilişkin merak ve heyecan duygularıyla ilişkilendirilmektedir.

Modern apokaliptik ve post apokaliptik kurgunun kökleri geçmişin apokaliptik edebiyatına kadar uzanır. Dünyadaki çeşitli mitler ve inançlar insanlığın ve dünyanın sonunun öngören veya tasvir eden hikâyeler içerir.
Beyaz perdede ise türün öncü örneklerinden biri olarak kült film serisi Mad Max gösterilebilir.

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir