Likya Yolu Yürüyüşü: 2. Gün

Likya Yolu: 2. Gün, 31 Mart 2013

Katılımcılar: Hüseyin Çilesiz, Engin Akalın

Parkur: Göynük Milli Kampı-Göynük Yaylası (18 km)

Su: Parkur üzerinde su sıkıntısı yok. Doğal kaynaklar içilebilecek düzeyde.

Konaklama: Çadırınız varsa bu parkurda konaklama sıkıntısı yok.Nadir Kaptan’ın evinde uygun bir ücret karşılığı konaklamak da mümkün.

Sabah gün doğarken uyanıyoruz. Ancak uyku tulumlarımızın sıcaklığını terk etmek oldukça zor geliyor ve Hüseyin’le birkaç saat daha uyumaya karar veriyoruz. Tepemizdeki çam ağaçlarında uğuldayan rüzgârın sesi, deredeki suyun sesiyle karışıyor. Seslerin bu harmonisi bir önceki günün yorgunluğuyla birleşince yeniden uyumamız hiç de uzun sürmüyor. Yeniden kalktığımızda saat 6.50’yi gösteriyor. Hiç acele etmeden toparlanmaya başlıyoruz çadırın içinde.
8

Kahvaltımızı dereye karşı kurulan masalardan birinde zevkle yaparken, bir anda patikadan çıkan, ilk gün gördüğümüz Alman turiste şaşkınlıkla bakıyoruz ve o an anlıyoruz ki çoktan yola çıkmalıymışız. Son çaylarımızı da yudumladıktan sonra yola koyuluyoruz.

Bu noktada bir uyarı yapmak gerek yürümeyi planlayan arkadaşlara: Kamp girişinin 100 metre kadar ilerisindeki tabela Likya Yolu’nu gösteriyor ancak bu tabeladan girmeyip derenin sağında kalıp ilerlerseniz 500 metre kadar sonra küçük bir tahta köprüden geçtikten sonra ikinci bir Likya tabelası daha göreceksiniz. İlk tabela sanırım oranın işletmecileri tarafından koyulmuş. İlk tabela ve ikinci tabela kesişiyor ancak ikinci tabeladan tırmanmaya başlarsanız gereksiz birkaç tırmanıştan kurtulursunuz.

Likya Yolu tabelasının hemen dibinden başlayan tırmanış ilk birkaç adımda canımızı yakıyor. Kaslarımızdaki sertlik bir önceki günün yorgunluğunu ortaya çıkarıyor. Birkaç yüz metre daha ilerledikten sonra ikimizin de kasları gevşemeye başlıyor. Bir önceki tabelanın çizdiği sonradan yapılan yolla birleşim noktasında Alman turistle karşılaşıyoruz yine. Dinleniyor. Sırtındaki çantaya her baktığımızda kendi çantalarımızın ağırlığını unutuyoruz. Oldukça dik olan bu kısa tırmanış kaslarımızın tekrar çalışmasını sağlıyor. Bu noktaya kadar işaretler seyrek de olsa yoldaki devrilmiş ağaçların kesilmiş olmasından yolun temizlendiğini anlıyoruz.

9
Yolun bundan sonraki kısımları ilk baştaki kadar olmasa da yine sürekli tırmanışla devam ediyor. Yükseldiğimizi arkamıza baktığımızda anlıyoruz. Milli kamp alanından kısa sürede bu kadar yükselmek bizi şaşırtmaya yetiyor.

Yolumuzun üzerindeki orman iğne yapraklı ağaçlarla kaplı olsa da ara sıra sandal ağaçlarıyla da karşılaşıyoruz. Şekillerinin güzelliği doğa ananın ne kadar da usta bir sanatçı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
7

Pelitçi Boğazı’na doğru ilerlerken daha önceden namını duyduğumuz “Ali’de çay için. Ali’nin gizli bahçesi…” yazılarını görmek bizi gülümsetiyor. Yol işaretlerini yenilemek yerine böyle ticari kaygılara düşen insanlara bir kez daha kızıyoruz. İşin bir diğer kötü yanıysa bu yazılar kırmızı ile yazıldığı için kafanız karışıp yanlış bir yola girmeniz işten bile değil.

Belitçi Boğazı’na tırmanış bizi biraz zorlasa da karşılaştığımız manzara her, şeye değermiş, dedirtiyor bizlere.
10

Çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık alanı izlerken, Sait Faik’in Son Kuşlar’ı geliyor aklıma:
“Dünya değişiyor dostlarım. Günün Birinde Gökyüzünde, güz mevsiminde Artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün Birinde Yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Tüm bunların gerçekleştiğini ve daha da kötü olacağını bilmek aklımı kurcalarken Hüseyin’in “Haydi!” demesiyle kendime gelip yürümeye devam ediyorum.

Pelitçi Boğazı’ndan hemen sonra Çoban Yatağı karşılıyor bizi. Yeni çıkmış papatyalara bakarken suyumuzu içip dinleniyoruz. Biliyoruz ki daha aşılacak çok tepemiz var.

11

Çoban Yatağı, Milli Kamp alanından sonra çadır kurmak için karşımıza çıkan ilk düzlük. Ancak su yok. Hüseyin’le belki de vadi yerine dün gece kampımızı buraya kurmalıydık diyoruz. Sonra saate bakınca dün akşam yürüsek bile bu noktaya ulaşmayacağımızı kavrıyoruz. Şişelerimizdeki su azalsa da yaklaşık 6 km sonra bir su kaynağı olduğunu bilmek canımızı sıkmıyor.

Çoban Yatağından sonra tırmanış devam ediyor. Yol oldukça dik olmasına rağmen zevkli. En azından ayağınızı bastığınız yerde oynak taşlar yok. Tırmanışımız Alayapı Beline (geçit) kadar devam ediyor. Alayapı Belinde gördüğümüz manzaralar harika. Hüseyin’le dün yürüdüğümüz yerlere bakıp gururla gülümsüyoruz.
Bu noktada eğer yanınızda suyunuz varsa çadır kurmak için çok güzel alanlar var. Söndürülmüş ateşlerden buralarda kamp yapıldığı anlaşılıyor. Eğer suyunuz yeterli değilse en tepe noktadan inişe başladığınız anda 2 km sonra su kaynağına ulaşacağınızı da hatırlatmak isteriz.

Geçitleri aştıktan sonra biraz iniş yapmak iyi geliyor. Güzel bir patikada ilerlemek hızımızı az da olsa artırmamızı sağlıyor.

Patikadan aşağı inerken suyu kaçırmamak için biraz dikkatli olmalısınız. Ulu çam ağaçlarının birinin dibinden, sessiz sedasız akan suyu kaçırabilme riskiniz var. Suyun hemen yanı başında daha önce de çadır kurulan bir alanda öğle yemeğimizi yiyoruz. Hatta abartıp çay demleyip içerken telefonla sevdiklerimizle konuşuyoruz.

Yemekten sonra tekrar inişe geçiyoruz. Birkaç km ilerledikten sonra duyduğumuz su sesi dereye yaklaştığımızı söylüyor kulaklarımıza. Deredeki su seviyesini merak ediyoruz. Daha önce okuduğumuz kimi yazılarda, bellerine kadar soyunanlar varken kimileri de kuru bir yataktan ilerlediğini dile getiriyordu. Biz, makul boyutlarda bir dereyle karşılaşıyoruz.

12

Derenin üzerindeki köprüden geçerken ikimizde korkuyoruz biraz. Çok sağlam olmadığını düşünüyoruz. Yapanlara da teşekkürlerimizi sunmadan etmiyoruz elbette.

13

Dere içinden yürümenin epeyce zamanımızı çaldığını söylemeden edemeyeceğim. Birçok noktada işaret yok. Sel sularınca silinmiş ya da biz göremedik. Babalar var, ancak daha önceki gezginler su seviyesine göre babaları koydukları için derenin içinde koca taşları bir o yana bir bu yana geçmek zorunda kaldık sürekli. Size tavsiyem babaları gözden kaybetmeden kabaca ileri doğru ilerleyin çünkü birbirini kesen bir sürü babayla karşılaşacaksınız.

Dereden gönül rahatlığıyla sularımızı içerken, biraz da serinlemek için üzerlerimizdekini çıkarıp vücutlarımızın üst kısımlarını yıkıyoruz. Buz gibi kaynak suyu tüm yorgunluğumuzu alıyor.
Dereden tam çıkmaya başladığımız noktadaki heyelan mıntıkası bizi yavaşlatan bir başka engel oluyor.

14

Dereden çıktıktan sonra karşımıza bir orman yolu çıkıyor. Genişçe bir yol sayılır ancak uzun zamandır da kullanılmadığı anlaşılıyor. Bu yolda işaret yok ancak biraz ilerledikten sonra ilk babaya rastlıyoruz. Yıkılmış, tamir edip daha iyi görünen bir yere bir tane de biz yerleştiriyoruz. Bu noktada Hüseyin benden 500 metre kadar önde ilerliyor o baba görünceye kadar ben yerimde sabit kalıyorum. Böylece birbirimizi de dinlendirmiş oluyoruz. O babayı görünce ben de bulunduğum noktaya bir baba daha yaparak ilerlemeye başlıyorum.

15

Yolun üzerindeki taze bahar çiçeklerini izleyerek yoldan ilerlerken yol tekrar orman içine giriyor. Biz de öyle. Bir süre ilerledikten sonra duyduğumuz seslerden kalabalık bir gurubun ileride olduğunu anlıyoruz. Çocuk sesleri de geliyor. Yanlarına ulaştığımızda iki aileden oluşan çocuklarıyla dinlenen Rus gezginlerle karşılaşıyoruz. Bu noktada yol yeniden karşımıza çıkıyor. İşaret ya da baba göremeyince Rus turistler bize ilerde işaret olduğunu gösteriyor sola dönerek ilerleyip yine ormana giriyoruz.

Orman bir müddet sonra bizi tekrar yola çıkarıyor. Yer yer yeşillenmiş bir yoldan ilerlerken yolun üzerindeki minik derelerden sularımızı tazeliyoruz.

Göynük Yaylasının evlerini gördüğümüz noktada yol ikiye ayrılıyor. İşaretlerin kimi yol boyunca devam ederken kimi sağdan içeriye giriyor. Biz sağdakinin Nadir Kaptan’ın evine giden yol olduğunu bildiğimiz için sağdakini takip ediyoruz. Tarlanın girişinde bizi gören bir adam bize eliyle “Gel.” İşareti yapıyor. Gidiyoruz. Nar tarlasından geçerken ağaçların dibindeki çürümüş narları görmek bizi üzüyor. Ziyan olmuş, diyoruz. Sonradan Nadir Kaptan’dan bunların patlak nar olduğunu, ticari değeri olmadığını öğreniyoruz. Nadir Kaptan’ın evinin girişinde bizi Ahmet karşılıyor. Kendisi Türkmen, çiftlik işlerine bakıyor. Gezginlere alışkın olduğu her halinden belli. Bize yemek ya da çay hazırlayabileceğini, istersek evde ya da evin bahçesinde kalabileceğimizi söylüyor. Kendisine yola devam edeceğimizi söyleyip teşekkür ediyoruz. Bizi çardağa buyur eden Ahmet, Nadir Kaptan’ı çağırıyor. Kaptan’la sohbet ediyoruz. Artık bu evi satmak istediğini söylüyor. Bize yolu tarif ettikten sonra Ahmet’i belli bir noktaya kadar eşlik etmesi için gönderiyor. İyi ki de Ahmet gelmiş, diyoruz çünkü koyunları bekleyen köpek eğer Ahmet olmasa bizi parçalayabilecek cinsten. Neyse ki sahibinin yanında havlamakla yetiniyor.

Gedelme’ye doğru devam ediyoruz ancak hem derede hem de Nadir Kaptan’ın evinde çok zaman kaybettiğimiz için hava kararmaya başlıyor. Biz de Gedelme yolu üzerindeki yangın havuzuna gelmeden hemen önceki suyun yanındaki düzlükte çadırımızı kuruyoruz.

16

Akşam yemeğimizde bu akşam Hüseyin’in elinden çıkan bulgur pilavı afiyetle yerini alırken çayımızın yanına bir de sucuk ekmek yapıyoruz. Sedir ağaçları altında kurduğumuz çadırda rüzgârın tatlı uğultusunu dinlerken uyku bana gelmekte çok gecikmese de Hüseyin’e biraz daha geç geliyor.

Belki bunları da beğenirsin...

Bu yazıya toplam 2 tane yorum yapılmış.

  1. kenan diyor ki:

    Çantamı toplayıp yola çıkasım geldi, süper görünüyor.

  2. dahrendorf diyor ki:

    Yazı içinde şiir doğada akan dere gibi nefis. Emeğine sağlık üstad 😉

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir