“Nar Ağacı”na Methiyeler

Bazı kitaplar vardır ki insanı can evinden vurular. Yazarın kalemi öylesine muhteşemdir ki gözlerinize düşen her hece, kulağınıza fısıldanmış muhteşem bir besteye dönüşüverir. O andan itibaren ikiye ayrılır kalbiniz. Bir yanı: eşini, yavrusunu, namusunu bilmediği bir meçhule gönden ‘Hacıbey’ olur, diğer yanı ise omzunda onca masumun yüküyle hayatta kalmaya mecbur olan ‘Sabire Hanım’.

İki yana damlar gözyaşlarınız. Bir yanda, olan bitenden habersiz yerinden yurdundan kovulan Siranuş’un küçük yavrusu Anuş’un kadersizliği acıtır canınızı, diğer yanda yürünülen yollarda yaşanan kalleşlikler batar etinize paslı bir kıymık gibi.

Öfkelenirsiniz sizde felaketi fırsata çevirmeye çalışan aç gözlülere, arsızlara, hırsızlara. Bazen hak verirsiniz yaşamak adına yapılan tüm haksızlıklara. Ama çamur deryasının ortasında, annesinin kucağından çözülerek düşen minicik bir bedenin son nefesini verişine tanık olduğunuzda sizinde sızlar vicdanınız, taş kesilir insanlığınız, tıpkı ‘Büyük Hanım’ gibi…

Ve fakat çapraz fişekli, eğri tüfekli eşkiyaların, katlettikleri köylüler arsında sağ kalma talihsizliği yaşamış bir kadına reva gördükleri karşısında Büyük Hanım’ın ağzından dökülen şu sözcükler tercümanınız olur:

“ Rabbim, beni bağışla. Dilim söylediklerinden beni hariç tut. İstersen de tutma. Ama bundan sonra cennetinin yokluğu değil, beni cehenneminin yokluğu korkutur.”( Nar Ağacı,  s. 311)

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir