Reina Saldırısı, Hakikat ve Hurafe

“Tarih ders kitapları ülkede olup bitenle ilgili yalnızca kısa, daha doğrusu resmi bilgiler veriyor. Öğrencilerin “nasıl” ı algılayabilmeleri için geçmişteki olayların heyecanını duymaları gerekir. Böyle bir heyecan da insana yalnızca sanat ürünlerince – film, tablo ya da kitap- verilebilir. Bu nedenledir ki insanın kendi öz tarihini gerçek anlamda algılaması tarih derslerinde değil edebiyat derslerinde gerçekleşir.”

Yukarıdaki tespit bir Rus edebiyat metodistine ait: Tatyana Vasiliyeva Alekseyevna. Sanatın gücünü göstermek adına eğitim politikalarını hazırlayanların ve öğreticilerin kulaklarına küpe olacak cinsten bir tespit.

Peki, ama sanatın gücü ve kalıcılığı nereden geliyor? Romancıların, vakanüvislere karşı elde ettikleri bu “etkileyicilik ve geniş kitlelerce algılanabilme” üstünlüğünün temelinde ne yatıyor? Ortalama bir insan hafızası, bazı bilgileri depolarken, hatırlanmasını kolaylaştırmak için “hurafe” ile süslenmesine ihtiyaç duyuyor beklide. Belki de hurafe söylenildiği kadar kötü bir şey değildir. Sanatın gücü biraz da hurafenin yani olağan olmayanın, abartının, gösterişin ortaya dökülme becerisi değil midir? Söz gelimi Bizans burçlarına ilk Osmanlı sancağını diken kişinin Ulubatlı Hasan olduğunu hemen herkes bilir. Ancak “Ulubatlı’dan” çok daha önemli görevlerde bulunanları, sözgelimi sadrazamı bilenler neredeyse yok gibidir. Şimdi Ulubatlı Hasan diye bir şahsiyetin olup olamaması tarihçilerin ilgi alanına bile girmez çünkü yoktur, daha doğrusu tevatürdür.

Aslında günümüz tarihçilerin ve eğitimcilerin sorunu “Ulubatlı Hasan”ın varlığı ya da yokluğu değil; “Çandarlı Halil Paşa”nın neden yeterince tanınamadığı sorunu olmalıdır.

dücaneTam da buraya günümüz filozoflarından Dücane Cündioğlu’nun bir sözünü nakletmemiz gerekir. Şöyle diyor üstat: “ Bir hurafeyi bir gerçekle yok edemezsiniz ancak başka bir hurafeyle ortadan kaldırabilirsiniz.” Aslında hurafelerin yok edilmesine de karşıdır. Çünkü O’na göre “batı göz; doğu söz” medeniyetidir. “Söz” ile ayakta duran koca bir medeniyetin kuşaktan kuşağa aktara geldiği kıssadan hisseleri, destanları, “mit”leri gerçek dışılıkla itham edip ki öyledirler, insanları doğru yola ve gerçeklere davet etmenin bütün bir kültürü tahrip etmek olacağını savunur.( Hz. Mevlana’nın “Mesnevi”sinde aktardığı bazı mesellerin (Kabak hikâyesi gibi) müstehcenlik ve abartılarla dolu olduğundan yola çıkarak yapılan eleştirilerin de bu durum dikkate alınarak tekrar okunması gerekir.)

Ancak hurafe ile tarih ya da hurafe ile din arasındaki sınırı kişi kendisi çizemezse ne olacak? Asıl sorun burada başlar. Belirli bir kültür seviyesine çıkan, farklı okumalar yapan insanlar için oldukça mantıklı ve romantik gelen bu yaklaşımın tehlikeli sonuçlarını günümüzde apaçık yaşamıyor muyuz? Özellikle hurafe ve din birleşiminin, aklı ve vicdan çemberinden geçirilmedikçe ne tür sonuçlar doğurduğunu Orta Çağ’da Avrupa ve günümüzde İslam coğrafyası “kanlı” bir şekilde öğrenmedi mi? “Yılbaşında eğlenmek günahtır” önermesini, kendi hayatında tatbik edip başkalarına saygı duyanlar gibi “yılbaşında eğlenenler kâfirdir ve kâfirler katledilebilir” önermesiyle katliamlar yapan insanların varlığı da bir gerçektir. Elbette filozoflar günlük sosyo-politik olaylara çözüm getirmekle görevli değillerdir. Ancak “hurafe” ile barışılması gerektiğini savunurken ki aynı fikirdeyim, geniş halk kitlelerine de ulaşabilmenin ve “hakikat benim” diyebilmelerinin önü nasıl açılabilir sorusunun da yanıtlanması gerekir. “Sonlu bir dünyanın bütün güçlerini sadece ahlak yoluyla çözmek istediğinden”, Konfiçyüs’ün bile politik olarak yenildiği düşünülürken, kendi filozoflarımızdan en azından yerel-politik tavsiyeler duymak isteriz.

reinaAslında günümüz filozofların ve ilim sahiplerinin sorunu Yuşa hazretlerinin mezarının 17 metre olan uzunluğunun hurafe mi gerçek mi olduğu değil, dünyaya barış ve sevgi getirmek için gelen bir dinin nasıl olup da karanlıkla algılanır olduğu sorunudur. İkincil soruna yönelik adım atmayanlar aşağıdaki meselle baş başa kalacaklardır.

“ Üstad şöyle der: üç yüz şiiri söylemeyi bilen bir adam hayal edin, ona bir yönetim emanet edilir, ancak o, bu seviyede değildir; dünyanın dört bucağına elçi olarak gönderilir, ancak karşılık vermeye yetkin olmadığı görülür. Öyleyse, bütün bilgisi neye yaramaktadır?”(Konfiçyüs’ten alıntıyı yapan Gerald Messadie, Şeytanın Genel Tarihi)

 

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir