Stalin’in Burnunu Kırmak

Stalin'in Burnunu Kırmak 1“Sasha’nın tek istediği, Genç Sovyet Öncülerine katılmaktı, ta ki babası bir gece yarısı tutuklanana dek. Sasha, hep sabırsızlıkla
beklediği Genç Öncülere katılma günü geldiğinde tüm yaşantısının tepetaklak olduğunu gördü. Sovyet hükümeti ile ilgili o güne kadar öğrendiği her şey yalan olabilir miydi? Sasha artık Öncülere katılmak istediğinden emin değildi, zamanı geldiğinde ne karar verecekti?”

  • Stalin’in Burnunu Kırmak, adlı kitabın arka kapağında yer alan bu satırlar yapıtın küçük bir özeti niteliği de taşıyor.

Eugene Yelchin imzasını taşıyan kitabın resimleri de yine yazarın elinden çıkma. Rusya’da doğup büyüyen Yelchin yirmi yedi yaşında ülkesini terk edip Amerika’ya yerleşmiş. Usta ressam ve illüstratör olan Yelchin’in ilk kitabı olma niteliği de taşıyan Stalin’in Burnunu Kırmak, Epsilon Yayınevi tarafından Didem Bayındır Yenici’nin çevirisiyle dilimize kazandırılmış.

Bir çocuk ve gençlik kitabı olarak basılmış olan yapıt, içerik olarak lise çağından önceki çocuklar için uygunluğu tartışmaya oldukça açık. Stalin döneminin anlatıldığı kitap bir çocuğun gözünden anlatılıyor olmasına karşın çocuk dünyasına ait çok fazla öge içermiyor.

Daha çok dönem eleştirisi yapılan kitap, “bir çocuğun gözüyle Stalin dönemine bakış” açısından okunmaya değer bulunabilir.

Yazar kitabının son kısmına kendisine yöneltilen sorulara verdiği yanıtlar ve bir de son söz eklemiş. Son sözü sizinle paylaşmak istiyorum.

Bir seferinde, Devlet Güvenlik Komitesi’nin bir memuru beni “dostça bir sohbet” için çağırmışı. Tipik bir Sovyet gizli polisi gibi kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu ve beni iş arkadaşlarımın siyasi görüşlerini anlatmaya davet etti. Amacı beni muhbir yapmaktı. Reddedersem benim ya da ailemin başına neler gelebileceği konusunda hiçbir fikrim yoktu ama hoş şeyler olmayacağı belliydi. Güvenlik Komitesi’nden herkesin ödü kopardı, tabii benim de. Ama ispiyoncunun teki olmaya da niyetim yoktu. Tam iki saat boyunca aptalı oynadım, soruları savuşturup anlamıyormuş gibi davrandım. Sonunda sıkıldı, kapının kilidini açtı ve gitmeme izin verdi. Kendimi aşağılanmış, hakarete uğramış hissediyordum, ama en azından zarar görmemiştim. Bu görüşme birkaç yıl öncesinde, Rusya’nın acımasız diktatör Josif Stalin’in hâkimiyeti olduğu zamanlarda gerçekleşseydi, o binadan canlı çıkamazdım.

1923’ten 1953’e kadar süren hükümranlığı sırasında Josif Stalin mutlak otoritesini Rus halkına savaş açarak korudu ve sağlamlaştırdı. Stalin’e bağlı Devlet Güvenlik Komitesi yirmi milyondan fazla insanı idam etti, hapse attı ya da sürgüne gönderdi. Ülkedeki tek bir kişi bile, ister savaş kahramanı olsuın ister kendi halinde bir ev hanımı; yarın tutuklanmayacağından emin değildi.

Bunca masum insanı tutuklayabilmek için bol bol suç uydurulması gerekiyordu. Stalin’in muazzam propaganda makinesi, sıradan insanları güvenliklerinin sayısız casus ve teröristçe sürekli tehdit edildiğine inandırdı. Korkunun pençesine düşen Sovyet yurttaşları yol gösterici ve koruyucu olarak Stalin’e sarıldılar, zamanla Stalin’in popülerliği tapınma düzeyine ulaştı. “Tüm Sovyet çocuklarının babası” geçit törenleri ve kutlamalar sırasında yandaşlarına gülerek el sallarken, geceleri Kremlin’deki ofisinde masum insanların yargılanmadan idam mangasına gönderilmesi emirlerini imzalıyordu.

Ne yazık ki, 1960’ların Sovyetler Birliği’nde geçen gençlik yıllarımda benim kuşağımdan pek az kişi Stalin döneminde olanlardan haberdardı. Hayattayken işlenen suçlar büyük bir gizlilik içinde halledilmişti. Ölümünden sonra da o gizlilik perdesi kalkmadı, her tür kanıt ya devlet sırrı ilan edilerek gizlenmiş ya da yok edilmişti. Önceki kuşakların üyeleri ise ya uzak yakın suç ortağıydılar ya da asla konuşmayacak denli korkutulmuşlardı. Dolayısıyla sessiz kaldılar.

Ancak Stalin’in birden ortadan kaybolacağı yoktu, Rus halkında kolay silinmeyecek izler bıraktı. İnsanlar o kadar uzun bir süre korku rejiminde yaşamışlardı ki artık korku benliklerinin bir parçası olmuştu. Bir türlü yüzleşilemeyen bu korku kuşaktan kuşağa aktarılarak sürdü. Bana da öyle bulaştı.

Bu kitapla o korkuyu açığa vurup onunla yüzleşmeye çalıştım. Ben de kitabın kahramanı gibi bir Genç Öncü olmak istemiştim. Benim ailem de ortak bir dairede yaşamıştı. Babam sıkı bir komünistti ve yapmam gerekmişti. Benim seçimim doğduğum ülkeyi terk etmekle etmemek arasındaydı.

Bu öykü geçmişte geçiyor, ama ana fikri zaman ve mekândan bağımsız. Ne yazık ki, günümüz dünyasının pek çok yerinde, yalnızca doğru olduğuna inandıkları şeyi yaptıkları için masum insanlar hala baskı ve ölüm tehdidi altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir