Tanıdıkça Seversin…

Hep omuzlarında taşıdığı ağır yükle tanıdık O’nu. Kimimiz nedensiz sevdik, kimimiz anlamadan nefret ettik. Ne içinde yaşattığı fırtınalardan haberdardık oysa ne de kıyıya yanaştırmayı başaramadığı dalgalardan. Cephe gerilerinde kafasını koyduğu yastıklarla paylaştığı hüzünler vardı belki de, apoletleriyle takındığı mağrur duruşa inat! Hep güçlü olmayı öğreten ataları hayal kırıklıklarını, sevdalarını, ayrılıklarını, gözyaşlarını nereye dökeceğini öğretmemişlerdi. Her defasında daha da derine çektiği sigarasına gömdü O da tüm biriktirdiklerini! Bir de dost sohbetlerinde bir kaç kilo rakıya!

Dedik ya tanıdıkça seversin diye! Alın size gözyaşları döktürecek bir hikaye! Kimden mi? O’ndan!

“Atatürk’ün çok duygulu olduğu bir akşamdı. bir şeye içerlemiş olduğu belliydi. Tosca operası’ndan Cavaradossi’nin ünlü aryasını çok severdi ve bana birçok kez çaldırmıştı. o gece de biliyordum ki sıra Tosca’ya gelecek; tedbir olsun diye cebimde notalarını hazır bulunduruyordum. nihayet bana döndü, “çal bakalım şu Tosca’yı” dedi. ben notayı çıkarttım, “hayır, hayır, öyle değil. notayı bırak, notasız çal!”dedi. Notayı bıraktım, gözlerimi kapadım, konsantre oldum, başladım çalmaya. henüz bir iki nota çalmıştım ki “hayır olmadı, bana dön, bana çal. benim gözlerime bak öyle çal!”dedi. Masada oturuyordu. O’na döndüm ve çalmaya başladım. “gene olmadı, bana daha yaklaş” dedi. yaklaştım, çok yaklaştım.

Belliydi ki çok uzak bir anısının içine gömülmek istiyor ve içinden çok eski zamanlara ait bir şeyler taşıyordu. içinde kopan fırtınayı dindiremiyordu bir türlü… sonunda, “kemanın sapını omuzuma dayayacaksın ve öyle çalacaksın” dedi.

bir an için gözünüzün önüne getirin; tarihimizde yaşamış, yaşayacak en büyük Türk, bir sanatçıya “kemanın sapını omzuma daya ve o şekilde en sevdiğim melodiyi çal” diyor. ben de, huşu içinde, aryayı çalmaya başladım.

Atatürk gözleri kapalı, biraz kısık, çok tatlı, çok anlamlı sesiyle melodiyi söylemeye başladı. gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. aryayı belki onbeş kez tekrarladım.”

Hikayeyi anlatan:  Prof. dr. Remzi Atak.

 

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir