Taşradan Yükselen Gür Ses: Bozkırda Altmışaltı

Edebiyatımız kim ne derse desin şehir merkezlidir. Şehir de elbette İstanbul’dur.  Eskiden de bu böyleydi. Divan edebiyatı İstanbul’da neşvünema bulmuş, Anadolu kökenli halk edebiyatımızın eşsiz derinliği göz ardı edilmişti. Edebiyatımız Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu çok sonraları keşfetti. Demem o ki gücü elinde bulunduran şehir, taşrayı hep üvey evlat olarak gördü. Bu sebepten olsa gerek taşradan çok fazla yazar çıkmadı. Neydi ki İstanbul’un büyüsü? Taşı toprağı altındı da mübareğin suyu da mı efsunluydu ki onu içen edipler serpildi, boy verdi, ünü misak-ı milli sınırlarını tuttu. Düşünelim, Adanalı Yaşar Kemal’in karşısına Dino kardeşler çıkmasaydı, Yaşar Kemal daha sonra İstanbul’a gelmeseydi bu kadar başarılı bir yazar olabilir miydi? Adını duyurmak için onun da İstanbul’un suyunu içmesi gerekiyordu. İstanbul’un suyunun envai çeşit minerali vardır. En başta gelenine reklam diye tesmiye ederler. Gazeteler İstanbul’dadır, dergiler İstanbul’da, günümüzün en büyük kanaat merkezi olan TV’ler İstanbul’da… İstanbul’dan atılan kurşun Ardahan’a varır da Giresun’da sıktığın revolverin sesi yan evden duyulmaz.

Durum bu minval üzereyken Yozgat’tan tok bir ses duyduk: Mustafa Çiftçi. Bozkırda Altmışaltı adlı ikinci hikâye kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı. 7 hikâyeden ve 160 sayfadan oluşan bu kitapta Anadolu var, insanı var, hassaten de Yozgat var.

1995 BOZKIRALTMISALTI.indd“Handan Yeşili” adlı hikâye ile başlıyor kitap. Alışılmış bir tema  ile –şehre gelen öğretmene âşık olmak- ilerleyen hikâyeyi farklı kılan bence bu alışıldık temanın şairane bir dil ile örülmesi ve Anadolu insanın böyle bir durum karşısında aldığı, alması gerektiği vaziyeti bihakkın vermesi…

“Kara Kedi” ise Anadolu şehirlerinin büyük camilerinin şadırvan gibi, minare gibi vazgeçilmezi olan, önündeki camlı ve her zaman çok gizemli bulduğum bir kutuda esans satan bir amcanın dünyasını bize veriyor. Kendi dünyasının efendisi olan Aziz Efendi’nin belediyenin aldığı bir kararla düzeninin değişmesinin anlatıldığı hikâyeden herkes hisse-yâb olabilir.

Spoiler olmasın… Bütün hikâyeleri özetlemeyeyim ama “Ensesi Sararmış Adamlar” bana daha önce izlediğim The Bucket List filmini anımsattı, en az o film kadar da keyif aldım hikâyeden.

Son olarak “Ankara’daki Evlatlar” hikâyesi bu kitabın bence en kuvvetli metni. “Elif, Tina, Tolga” da kavi bir metin, bu kitabın bozkırının dışında, daha çok İngiltere’de geçiyor. Bu hikâye sanki biraz daha kısa tutulsaydı iyi olurdu desem haddimi aşmış mı olurum acaba?

Mustafa Çiftçi, umut vaat eden bir hikâyeci. Mustafa Çiftçi’de  biraz Mustafa Kutlu, bir tutam Sait Faik, azıcık Sabahattin Ali, çokça da kendisi var. Anadolu’daki hayatın yürek atışlarını duyan, duyuran; Anadolu insanının salt cismini değil, ruhunu da veren Mustafa Çiftçi’yi şiddetle okumanızı, okutmanızı tavsiye ederim.

Hamiş: Bozkırda Altmışaltı kitabında bu adla bir hikâye yok. Hadi bozkırı anladık da “altmışaltı” ne ola ki diye düşününüz. İyi okumalar efendim.

Şaban ÖZDEMİR

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir