Tavan Arafı

Yaprak dökmüş bir fındık ağacı altında sonlandı umutlarım.
Kapısı hiç kilitlenmeyen bir evde yaşanmışlıklarımı sakladım yıllarca. Yaşanmışlıklarımı tavan arasına hiç çıkarmadım. Çocuktum ve çocukluğumu çok hızlı yitiriyordum.

Tavan aralarına hiç tırmanmadım. Karanlıktılar, örümcek ağlarıyla kaplıydılar, bir de kesif kokulu bir sıcak… Üstelik korkutulmuştum. Yer ve gök dudaklı şeytanlar vardı, beni her an yokluğa götürmek isteyen. -O zamanlar bilsem giderdim.-

Tavan aralarında hep anılar saklıydı, bana hiç ait olmayan. Olamayan.

Yasaklı kitaplar toz tutarken, polis baskınları yaralarımızı bir kez daha kanatıyordu. Korkuyorduk tavan aralarından, orada yazan devrim adı geçen yazılardan, fotoğraflardan, sakallı amcalardan, en çok da kalın kalın kitaplardan… Sakallı adamların hayaletleri dolanıyor, örümcek ağları altında. Onlar korkmuyorlardı polisten, kolluk güçlerinden. Eli silahlılar onlardan korkuyor, diyordu çocuk aklım. Çıkamıyorlardı tavan aralarına bağırıp çağırıp anarşik olmakla ilgili laflar geveleyip hep gidiyorlardı. -Ama bir gün gitmediler.-

Yaprak dökmüş fındık ağaçları altında otururken yine çocuk aklım anlamaya çalışıyordu. Çocuktum, anlamıyordum. Evin arka duvarlarına her gece yazılıp sabah örtük bir özne olan, babam, tarafından alel acele ham kireçle boyanan kırmızı yazıları yağmurdan sonra okuyabiliyordum: “Yılgınlık yok, direniş var.” Yılgınlığı da annemin topraktan yapılma bahçeyi süpürürken kullandığı süpürge otu sanıyordum. Çocuktum…
Yağmuru temizlediği için seviyordum ham kireci, bembeyaz bir dere olup usulca akıyordu sarmaşıklar arasından. Her yağmur sonrası annem kızıyordu, çamur ve kirece boyanan ayaklarım için ama asla yağmura kızmıyordu. Gökteki baba göndermişti onu. -Ben her gece gökyüzünde baba ararken hep yıldızlar göz kırpıyordu.- Kızdığı çamurdu. Ben çamuru da seviyordum. Hiç hediye edilmeyen oyuncaklar saklıyordu içinde, benden başka kimse göremiyordu. Oyuncaklar yapıyordum: arabalar, telsizler ve en çok da sakallı heykeller. Karadeniz’in utangaç güneşinde kurutmaya çabalıyordum. Babam sakallı amcalarımı nasırlaşmamış elleriyle ufalıyordu sunturlu küfürler ederek. Ağlayamıyor, katılıp kalıyordum. Canları yanıyor diye düşünüyor, babamı katil ilan ediyordum. Çocuktum…

Geceleri masal dinlemiyordum mutlu sonla biten. Geceleri, polis sirenleri eşliğinde çökertilen yasa dışı örgütler, hücre evleri, öldürülenler, faili meçhuller üzerine okunan gazete yazılarını dinliyorum. Sirenler kesildikçe “beraber ve solo türküler” dinliyordum üzerinde Thompson yazan bir radyodan. Thompson’u, yasadışını, hücre evlerini kimseye soramıyordum. Yasak olduğunu biliyordum.

Tavan arasının kapısı açılacak diye korkuyordum. Yasak, orada gizleniyordu. Geceleri hiç görmediğim yaratıklarla bezenmiş öyküleri annemden dinliyordum. Akşam ezanıyla çıkıp sabah ezanına kadar dolanan; heyulalar, cadılar, cinler, şeytanlar kaçırmak için sokakta kalmış çocukları arıyordu. Bense arka duvarı boyayacak olanlar için korkuyordum. Bu öykülerde Hızır diye birini anlatıyordu annem, Hızır’dan sonra hep aleyhisselam diyordu. Yatarken dua etmem söyleniyordu, nasıl yapıldığını hep unutup ahşap evimizin mırıltılarını dinlerken üzerinde yelkenli gemi motifleri olan sarı perdeli camın ardındaki dut ağacının bana uzanan ellerinden korkuyordum. Beni hep yorganım altından çekip götürecek olan ellerden korkuyordum. Neyse ki içeri giremiyorlardı, üzeri yazmalı, duvarda asılı bir kitaptan korkuyorlardı, annem böyle diyordu. Kitaba dokunmamıza izin verilmiyordu. O da yasaktı ama tavan arasında durmuyordu. Nedenini anlamıyordum. Çocuktum…

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir