Tırpan

Güneş tam tepedeydi. Sıcak öylesine yakıyordu ki nefes almak bile artık zorlaşmıştı. Mehmet, bahçede bir fındık ocağının dibine saklanmış, fındık yapraklarının güneşi engellemesini diliyordu sadece. Bu köyde yaşayan diğer köylüler gibi tek geçim kaynağı fındıktı. Bu sene, yaz her zamankinden daha şiddetli geçiyordu. Ama iş beklemezdi.

Bu sene fındık, güneşin etkisi ile daha erken olgunlaşıyor, olgunlaştıkça da dalından yere yani otun, dikenin içine düşüyordu. Mehmet, tek geçim kaynağı olan fındıklarının yere düşünce kaybolacağını bildiği için yerde olan bu pisliğin içine düşmesini hiç istemiyordu. Onun için oturduğu ocağın dibinden kalkmalı, fındık yapraklarının zorunlu esaretinden kurtulmalıydı.

Tırpan… Mehmet, zayıf kollarını tırpana dayayarak yerinden kalkmaya çalıştı. Vücudundaki ter soğuduğu için kalmakta zorlandı. Her tarafındaki ağrıyı hissetti sonra. Ağrılarının tam olarak nereden kaynaklandığını kestiremiyordu. Bütün vücudu ağrıyordu. İki dakika çalıştıktan sonra bu ağrılarının hiçbirisini duymaz olacaktı. Bunu kendisi de biliyordu. Ama, o iki dakikalık süreyi yaşamamak için her seferinde yerinden doğrulurken bir daha oturmamayı düşünüyordu.

Yerinden doğruldu Mehmet. Tam çalışmaya başlayacaktı ki elinin içinin yandığını hissetti. Elini açtı. Elinin içindeki nasırları gördü önce. Elinin içindeki bu nasırların ilk ne zaman oluştuğunu hatırlamıyordu bile. Doğumundan beri sanki vardı bu nasırlar. Sonra elindeki derin çizgilere kaydı gözleri. O kadar çoktu ki çizgiler saymaya kalksanız bir gününüzü alırdı. Mehmet elini dudaklarına yaklaştırıp, ağzında kalan son tükürük parçalarını da eline tükürdü. İki elini birbirine sürttü. Kendince biraz ferahlatmıştı elini.

Sağ eliyle tırpanın eldecini, sol eliyle de tırpanın sağ kısmının arka yerini uygun yerinden tuttu. Var gücüyle sallamaya başladı tırpanı. Tırpanı ota vurdukça ottan çıkan sesten mutlu oluyordu genelde Mehmet. Çünkü türkü oluyordu çoğu zaman bu ses kulaklarında.

Bugün farklıydı Mehmet’in tırpanı sallama biçimi. Tırpanı salladıkça onu yakan güneşten hırsını almaya çalışıyor gibiydi. Üç dakika ya oldu ya olmadı tırpandan çat diye bir ses geldi. Mehmet, “Bu taşları buraya atanın bahçası daşlık olsun!” dedi. Tırpanı eline aldı. Arka cebinden eğe taşını çıkardı. Eğe taşını tırpanına sürtmeye başladı. Özellikle tırpanının taşa vurduğu kısmını eğeliyordu. Bu arada alnından aşağı süzülen terleri fark etti. Sağ elinin işaret parmağını alnının hizasına getirerek ucunu aşağıya çevirdi. Ardından işaret parmağını alnının sol kısmından sağ kısmına doğru sürterek çekti. Parmağında toplanan teri hızlıca yere serpti. Tırpanını eğelemeye devam etti.

Eğeleme işi bittikten sonra tekrar tırpanını sallamaya başladı Mehmet. Bu sefer daha hızlı sallıyordu tırpanını. Mehmet, tırpanını nasıl hızlı sallıyorsa alnında biriken ter damlacıkları da öyle hızlı düşüyordu yere. Ter damlacıkları gözünü yakıyordu ama durmuyordu Mehmet. Aldırmıyordu onlara. Çünkü çalışmalı, kendi işini bitirmeli, sonra da imeceye gitmeliydi.

Bu düşünceleri aklından silmek için bir türkü tutturdu Mehmet:
Bir fındığın içini
Yar senden ayrı yemem
Bugün gördüm yârimi
Öldüğüme gam yemem

Aldır aslanım aldır
Al yanakların baldır
Kınalı ellerinle
Beni uykudan kaldır

Mehmet, hem söylüyor hem de tırpanını sallıyordu. Hem tırpanını sallıyor hem de söylüyordu…

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir