Van Depremi Anısına

Van depreminde hayatını yitirenlere ithafen…

Saygı ve rahmetle…

 

Saat 12.37

Sabahtan beri başının ağrısı bir türlü geçmeyen Erkut, oturduğu sıradan yavaşça kalktı. Başı dönmeye başladı. Biraz ayakta bekledi. Başının dönmesi durduğunda yavaş adımlarla müdür yardımcısının odasına yöneldi. Odanın kapısına geldiğinde üstüne biraz çekidüzen verip kapıyı yavaşça çaldı. İçeriden “Girin!” diye babacan bir ses duyuldu. Erkut, içeri girdiğinde müdür yardımcısı başını gömdüğü dosyalardan kaldırdı. Erkut’un yüzünü gören müdür yardımcısı onun kötü olduğunu hemen anladı.

“Neyin var evladım?”

“Başım çok kötü ağrıyor hocam! Eğer izin verirseniz eve gitmek istiyorum.”

“Ailene haber verelim Erkut. Son sınıfta dahi olsan, ailen olmadan seni eve gönderemem.”

“Peki, hocam annem evdedir. Evi arayabiliriz.”

Müdür yardımcısına evin telefon numarasını veren Erkut’a, müdür yardımcısı telefon numaralarını tuşlarken karşısındaki koltuğa oturması için eliyle işaret etti. Erkut, koltuğa oturdu. Biraz rahatlamıştı. Bu arada müdür yardımcısı Erkut’un annesi ile konuşmaya başladı.

“Erkut biraz rahatsızmış yenge hanım. Okula gelip onu alabilir misiniz? Telaşlanmayın, sadece biraz başı ağrıyormuş.”

Müdür yardımcısı biraz sustuktan sonra tekrar konuşmaya başladı.

“Erkut, odamda benim yanımda. Okula gelince direk benim odama gelin! İyi günler.”

 

Saat 12.56

Müdür yardımcısının odasının kapısı tekrar çaldı. Gelen Erkut’un annesiydi. Telaştan ve hızlı yürümekten yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yılların verdiği yorgunlukla küçülen gözleri, geçen senelere inat açılmış, oğlunu arıyordu. Oğlunu gördüğünde içi rahatladı. Müdür yardımcısı, o babacan sesiyle Erkut’un annesini sakinleştirmeye çalıştı.

“Telaşlanacak bir durum yok yenge hanım. Küçük bir baş ağrısı. Bugün evde dinlensin, yarına hiçbir şeyi kalmaz.”

“Allah sizden razı olsun hocam. Müsaade ederseniz, oğlumu alıp götüreyim ben.”

“Tabi ki… Müsaade sizin!.. Erkut, iyi dinlen oğlum… İyi günler!”

“İyi günler hocam!”

Yavaş adımlarla odadan çıkan Erkut ve annesi evlerinin yolunu tuttular. Evleri, Erçiş’in en güzel mahallelerinden biri olan Çınarlı Mahallesi’ndeydi. Mahallerinin girişine geldiğinde Erkut’un annesi konuşmaya başladı.

“Güzel oğlum, şimdi eve vardığımızda ben sana güzel bir çorba hazırlarım. Sen de sıcak sıcak, afiyetle bu çorbayı içersin. Sonra da biraz uyur, hiçbir şeyin kalmaz.”

“Oooh, sağ ol anacığım! Desene, iyi ki de izin almışım!”

 

13.04

Erkut okul kıyafetlerini çıkarmış, yaklaşık iki yıldır hiç usanmadan giydiği siyah beyaz pijamalarını giymişti. Ondan önce de küçük, siyah beyaz pijamalarını giyerdi. Tepeden tırnağa beyaz bir gül bahçesini andıran mutfağa geçti Erkut. Annesinin beş dakikaya hazır olur, dediği çorbayı beklemeye başladı.

Erkut’un annesi mutfağa geçer geçmez ocağa koyduğu çorbayı ısıttı. Tabağı ve kaşığı çoktan masanın üzerine koymuştu. Bir dilim ekmek de çorbaya eşlik edecekti. Çorba hazırdı. Erkut’un annesi çorbayı tabağa koydu. Erkut, annesinin hazırladığı çorbaya ekmeği küçük küçük parçalara ayırarak ekledi. Çorbanın üzerine biraz da baharat ekleyip çorbayı karıştırdıktan sonra bir güzel içti.

 

13.18

Salona geçen Erkut televizyonu açtı. Bir haber kanalını açıp seyretmeye başladı. Üzerine de battaniye almıştı. Amacı televizyon karşısında mayışıp, uyumaktı. Erkut televizyonun karşısında uzanalı daha beş dakika geçmemişti ki gözleri küçülmeye başladı. Bir dakika sonra tamamen gözleri kapandı. Uykunun tatlı kollarına kendini bıraktı.

 

13.41

Erkut öyle rahat etmişti ki uykusunun içinde bile başının ağrısının geçtiğini hisseti. Zeminden “küt küt” diye kuvvetli bir ses duydu. Bu ses gözlerinin açılmasına yetti. Gözlerini açtığında avizenin sallandığını gördü. Zeminden aynı sesi, bu sefer daha güçlü bir şekilde duydu. Karşısındaki televizyonun yere düştüğünü gördü. Avize de bir sağa bir sola salıncak gibi sallanmaya devam ediyordu. Hafifçe doğrulmayı denediğinde koltuktan düştü.

“Anne! Anne, deprem oluyor.” diye bağırdı. Gürültüden duymamıştı annesi. Deprem olduğunu anladığında evin tavan duvarının üzerine doğru geldiğini gördü.

 

13.43

Öksürüyordu Erkut. Toz, ciğerlerini yakmıştı. Tükürdü. Duvarın üzerine geldiğini gören Erkut başını iyice koltuğa yaklaştırmıştı. Beline kadar bir şeyi olmadığını hissediyor ama belinden altı için aynı şeyleri söyleyemiyordu. Hemen aklına üçüncü katta oturdukları geldi. En üst katta oturuyorlardı. “Bizi bulurlar hemen!” dedi içinden.

Aklına birinci katta oturan babaannesi ile dedesi geldi. Daha sonra az önce sıcak çorbasını içtiği annesi geldi aklına. “Anne, anne!” diye bağırdı. Bağırdı ama sesi çıkmıyordu. Tekrar denedi ama yine olmadı. Sinirlenmeye başladı. Sinir, gözyaşlarına sebep oldu. Ağlayınca rahatlayacağını düşünen Erkut, hareket etmeye çalıştı. Hareket edemedi. Böyle bir imkanı da yoktu zaten.

“İmdat, imdat! Kimse yok mu!” diye bağırmaya başladı. Ağlamaya devam ediyordu. Dışarıdan bir ses duyamayınca kurtulma ümidini yitirmeye başladı. Bu düşünce kalp atışlarını hızlandırdı. Terlemeye başladı. Bu sessizlikte kalbinin sesini duyabiliyordu. Kalp atışları stresi doğuruyor, stres ise kalbinin daha da fazla çalışmasına yol açıyordu. Sırılsıklam olduğunu hissetti. Titremeye başladı ve daha fazla dayanamayıp bayıldı.

 

13.49

Erkut, çok derinden duyabildiği “Erkut, Erkut!” sesiyle kendine gelmeye başladı. Uykudan daha yeni uyandığını düşünen Erkut karanlığı ve üzerindeki yükü tekrar hissedince deprem olduğunu hemen hatırladı.

“Erkut, oğlum! Nerdesin? İyi misin?”

Bu yumuşacık sesi Erkut nerede olursa tanırdı. Annesiydi Erkut’un.

“Anne, buradayım. Merak etme, iyiyim.”

“Oğlum sık dişini. Bizi bulurlar şimdi. Dayan oğlum, sakın telaş yapma. Gelecekler şimdi.”

“Tamam anne. Meraklanma sen. Sen de iyi misin anne?”

“İyiyim oğlum, ben iyiyim.” Erkut’un annesi bunları söylerken canını dişine takmıştı. Oğluna bir şey belli etmek istemiyordu. Karnından akan sıcak kanlar, hem karnını ezen taşların hem de mutfak tezgahından üzerine düşen iki bıçağın eseriydi.

 

14.26

Erkut, sesler duymaya başladı. “Acele edin, acele edin!” diye bağırıyorlardı.

Erkut, “Burdayım ben, ben buradayım!” diye bütün kuvvetiyle bağırdı. Karanlığın içine bir ışık huzmesi girdi.

“Burdayım ben, burdayım” dedi tekrar Erkut.

“Tamam evlat, beş dakikaya seni oradan çıkaracağız, rahat ol.” dedi bir adam.

İçi sevinçle doldu Erkut’un. İçeriye giren ışık gözlerine gelince gözlerini kıstı Erkut. Gözlerini açtığında başının iyice açığa çıktığını gördü. Temiz havayı ciğerlerine kadar çekti. Onu kurtarmak için çalışan altı adama büyük bir minnet duydu.

 

14.41

Enkazdan tamamen çıkmıştı Erkut. Onu bir sedyeye aldılar. Yanındaki sağlık görevlisine “Annem, annem nerede?” diye sorduğunda kendi çıkarıldığı yerin üç metre sağından daha yeni çıkarılan annesini gördü.

Annesinin başına üşüşen üç hemşireden en yaşlı olanı annesinin nabzını dinledi. Daha sonra başını aşağıya eğip üzgün bir şekilde sağa sola salladı.

Erkut, tüm gücüyle “Hayır, hayır, olamaz! Anne, anne!” diye bağırdı ama yapacak bir şey yoktu. Erkut’un yanındaki sağlık görevlisi Erkut’a sakinleştirici bir iğne yaptı. Erkut’un başı düştü sedyeye. Ağlıyordu, gözlerinden yaşlar akıyordu durmadan. Erkut’un sedyesini yanına gelen iki kişiyle beraber sağlık görevlisi kaldırdı ve sedyeyi ambulansa koydular. Erkut gözünü hiç kırpmadan annesine bakıyordu. Ambulansın birinci kapağı kapandı. Gözleri hala annesindeydi. Belki kalkar da peşine gelir, diye umut ediyordu Erkut. Kalkmadı yerinden annesi. İkinci kapıda kapandı. Erkut son gücüyle bir kez daha bağırdı.

“Anne, anne, canım annem!”

 

 

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir