Yaban Romanı Üzerine Mülahazalar

Daha önceki yazılarımızın birinde üniversite yıllarımızdan bahsetmiştik. (bk.   http://otekiyuz.com/universite-yillari-ve-eylul-romani-uzerine/ )  O yıllarda edebiyata olan ilgimizden bahsetmiştik. Bazı akşamlar, edebiyat öğretmenliğinde okuyan arkadaşlarımızla çok güzel edebi sohbetler ettiğimizi de belirtmiştik. O sohbetlerin konularından biri de “Yaban” romanı üzerine idi. “Yaban” romanı üzerine çokça inceleme eseri yazılmıştır. http://www.aynadakiler.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif

“Yaban” romanında savaşta kolunu kaybetmiş bir subay olan Ahmet Celal, İstanbul’u İngilizler ele geçirdiği için oraya gidemez. Emir eri ile birlikte emir erinin köyü olan Porsuk Çayı’nın kıyısındaki köyüne yerleşir. Şehirden gelen herkes -özellikle aydınlar- köylüye yabancıdır. Bunun için Ahmet Celal’e “yaban” ismi verilmiştir. İşte, bu romanda, köylü ile Ahmet Celal arasında geçen olaylar anlatılmaktadır.

yaban romanıAhmet Celal, köylüyü bağımsızlık mücadelesi için uyarmaya çalışır. Çünkü savaş kapıdadır. Yunanlılar gelmektedir. Buna karşın köylüler bu konuda hiçbir şey yapmaz. Ahmet Celal’i umarsamazlar. Köylü için köylüyü ekonomik bakımdan sömüren köy ağası Salih Ağa ve köylünün dini duygularını sömüren Şeyh Yusuf vardır. Ahmet Celal, bir şeyler yapmaya çalışır ama bu isimleri geçemez. Her zaman bunlara takılır. Bu romandaki kahramanların hepsi birbirinden önemlidir. Zeynep Kadın, oğlunu, kocasını savaşta kaybeden; kaderine razı olmuş bir Türk anasıdır. Emine, Ahmet Celal’in de gönül koyduğu ama erkeklerin hakim olduğu köy dünyasında sakat olan İsmail’le evlendirilen bir kadındır. Ayrıca Bekir Çavuş, Emeti Kadın ve oğlu Hasan romandaki diğer kahramanlardır.

Yakup Kadri bu eserinde en çok Anadolu köylüsünü savaşlar karşısında duyarsız gösterdiği için eleştirilmiştir. Bunun yanında köylüyü cahil, bir şeyden anlamayan insanlar olarak da değerlendirmiştir. Kısaca köylü karşıtı bir roman özelliği taşıdığı için yoğun bir şekilde eleştirilmiştir. Hatta Yakup Kadri, bizzat kendisi de bu eleştirilere maruz kalmıştır.

Bu eleştirilerin hepsi izandan yoksundur. Evet, Yakup Kadri, o yıllarda Anadolu köylüsünün durumunu bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Bu anlatımların doğruluğunu biraz düşündüğümüz zaman kavrayabiliriz. Anadolu halkı o zamana kadar çokça savaş görmüştür. Canlarını, kınalı kuzuları olan oğullarını, hayatını paylaştıkları kocalarını, canciğer kardeşlerini vatan için vermişlerdir. Onun için savaşlar Anadolu köylüsünü canından bezdirmiş ve savaşlara duyarsızlık başlamıştır.

Evet, o dönemde Anadolu köylüsü cahil bırakılmıştır. Bir taraftan toprak ağalarının, bir taraftan da din ağalarının baskısı altında inim inim inleyen Anadolu insanının cahil kalmasından doğal daha ne olabilir ki? Anadolu insanını bu cahillikten kurtarmak için Harf İnkılabı yapılmadı mı? Yine, bunun için Halkevlerinde okuma yazma seferberliği başlatılmadı mı? Ülkemizin birçok bölgesinde bu atılım başarıya ulaştı ama bazı bölgelerinde 500 yıldır toprak ağalarının kölesi olan Anadolu insanımız bu durumdan kurtulamamıştır. Romanda da bu cahillikten bahsedilmiştir.

Peki, Yakup Kadri bunları anlatırken biz, onu acımasızca eleştirmeli miyiz? Tabi ki, hayır! O, eserinde bütün suçu yine kendilerine yani Türk aydınına atmıştır. Sadece roman realist bir yaklaşımla yazılmıştır. Yazar, gördüklerini yani Anadolu’nun o günkü durumunu okuyucularına aktarmıştır. Bunu yaparken köylüyü asla hakir görme yolunu seçmemiştir.  Size romandan alıntıladığım iki bölümle yazımı bitirmek istiyorum. Sanırım bu bölümler, eleştirilere güzel bir cevap olacaktır.

“Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne bıraktıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” (s. 111)

“Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat, benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş; senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır.” (s. 181)

Belki bunları da beğenirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir