Yitik Bir Ölüm: Nursel

Sıcak bir temmuz günü sabahın ilk ışıklarıyla beraber tarlalarına tütün toplamaya gitmişlerdi Nurseller. Ne kadar zordur tütün toplamak. Bir de buna kavurucu sıcak eklenince bir kat daha artar zorluk. Tek tek topluyordu tütün yapraklarını Nursel. Annesi, babası ve kardeşleri de. Bugün erken bitirirlerse işlerini pikniğe gideceklerdi ailece. Hepsi gayretliydi, hepsi hızlı çalışıyordu. Güneş daha tam tepeye yükselmeden bitirmişlerdi toplamayı. Şimdi de tütün yapraklarını tek tek dizeceklerdi ipe ve bağlayacaklardı bir sırağa tütün yapraklarını kuruması için.

Güneş şiddetini artıyor, Nursel’in şakaklarından terler boşalıyordu. Normalde pek terlemezdi Nursel. Kara kuru, uzunca bir kızdı çünkü. On üç yaşındaydı. Siyah ve kıvırcık saçları rüzgarda dalgalanırdı her dem. En çok da siyah ve kıvırcık saçlarını severdi. Ergenliğe girdiği halde daha göğüsleri hiç çıkmadığı için arkadaşları Tahta Nursel derlerdi ona. Bir tek bunu sevmezdi o. Arkadaşlarını çoğu kez anlayamaz onlarla bu konuda didişirdi hep.

Nihayet güneş ikindi vaktini göstermeden bitti işleri. Çabucak toplandılar harmandan. Evine koştu anne. Piknik için gereken hazırlıkları yaptı. Köylerinin alt tarafında olan çayın kenarına gittiler beraberce. Çocuklar oynamaya başladılar hemen. Anne, yere, ilk önce küçük çadırı, üzerine de örtüyü serdi. Üzerlerine de minder attı herkes için. Baba, küçük bir yer ateşi yaktı hemen. Patlıcanları ve daha dalından yeni koparılmış biberleri de közlemeye bıraktı.

Nursel de kardeşleriyle oyun oynuyordu. Çok mutluydu Nursel. Birden çok terlediğini hissetti yine. Sonra tütün yapraklarını ipe dizerken şakaklarından dökülen terler geldi aklına. Çaya yöneldi. Ancak çay serinletirdi onu. Taşların üzerinden atlayarak çayın kenarına indi. Çorabını çıkardı ayağından. Eteğini çekti yukarıya. Girdi çayın içine Nursel.

Çayın suyu serindi ve berraktı. Nursel’in dizlerini bile aşmıyordu su. Biraz eğildi Nursel. Ellerini soktu suyun içine. Avucunun içi aldığı kadar suyu, çarptı yüzüne. Bir daha ve bir daha yaptı bunu. Serinlemişti biraz. Yanında her daim onunla dalga geçen arkadaşları yoktu ne güzel, tütün toplamak yoktu ne güzel, tütün yapraklarını ipe dizmek yoktu ne güzel.

Rahattı Nursel, özgürdü. Çayın içinde bir aşağı bir yukarı gidiyordu. En derin yere kadar gittiğinde bile su baldırlarına ulaşmıyordu. Yarım saate yakın bir zaman geçmişti neredeyse. Nursel için zamanın önemi yoktu hiç.

En mutlu anında bir ara onunla dalga geçen arkadaşları geldi aklına. Hiddetlendi; döndü gözleri, döndü başı. Düştü çaya Nursel. Su çekti içine Nursel’i. Anlamadı ilk önce ne olduğunu Nursel. Hala yürüyor zannediyordu kendisini suyun içinde. Ağzının içine su dolunca kendine geldi Nursel. Kafasını suyun dışına çıkardığı ilk anda çığlığı kopardı rüzgarda saçları uçuşan siyah ve kıvırcık saçlı kız. Bu çığlıkla, topladığı tütün yaprakları sallandı tek tek. Dallarında toplanmayı bekleyen biberler irkildi bu çığlıkla. Bu çığlıkla kimi taze kavunlar ve karpuzlar çatladı. Uğruna nice şehit kanları dökülen Çanakkale toprakları hüzünlendi bu çığlıkla… Çığlık kesildi, ses kesildi ve nefes…

Ve geriye sadece ondan bir mezar taşı kaldı. Üzerinde,

Fotoğraf0057

“Bir gün yolun düşerse mezarıma,

Faydası yok ağlama,

Dök gözünün yaşını mezarıma,

Bir genç kız yatıyor burda tek başına.

Nursel idi adım,

Çaylar aldı tadım,

Ben çaya düşünce,

Herkes ağladı ardımdan.”

yazan…

 

 

Belki bunları da beğenirsin...

1 Yorum

  1. Çok güzel yazmışsınız.Çok soru işareti bırakıyor.Nursel in çay baldırına bile gelmiyorken nasıl boğolyor.Pazertesi görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir